Ağıt

’tan Ağrı’ya Çığlık”

’tan Ağrı’ya Çığlık”  tüm çılarda…

 

 

Faşizmin dili, dini, ulusu yoktu. Ortak özellikleri yüreklerindeki kin ve ellerindeki kandı…

Bu Kafkaslar ve Anadolu topraklarında yaşayan Türk ve Ermeni halklarının vicdanlarını kaybeden mensuplarına yazılmıştır. Okuyup kime hizmet etmek için kini körüklediklerini görsünler diye… Okuyup her bebeğin masum dünyaya geldiğini kabullensinler diye… Okuyup doğarken dilimizi, dinimizi, ulusumuzu seçme şansımızın olmadığını anlasınlar diye…  , vicdanlarının sesini dinleyebilen ve insanlığın zaferine inananların affına sığınarak, asırlardır yüreklerini kinle yıkayan ve bir avuç oligarkın daha çok zenginleşmesine katkı sağlayanlara itaf olur.

 

 

Romandan:

  “Biz Ermeni idik.  Aşti Kürt. İlk kez bu ayrımı bu kadar keskin hissediyordum.

  Enver Paşa’nın, Alman hayranlığı boşa değildi ya. Kaybedilmiş yerler geri alınacaktı. Bu uğurda kazanılan halkları kaybetmek hatta onları birbirine kırdırmak bile göze alınacaktı

     “Azgın, dizginsiz öfke kalabalığının ortasındaydık artık. Gözlerimizi kapamış birbirimize kenetlenmiştik. Süryani Nasra Teyze, Kürt kızı Aşti’nin elini tutuyordu. Aşti, Ermeni Herinkaz Teyze’sinin, Herinkaz ahretliği Türk Selma Teyze’nin… 

     “İlk kez bu kadar yakındı Bedir’e. Aşk  en derinlere uzanıyor, ısı göğsümüzü kaplıyordu. Soluduğumuz hava nitelik değiştiriyordu. Sirarpi karşı koyulmaz bir istekle doluydu. Altın rengi tarlalar, göz kamaştırıcı bir ışıkla yükseliyor, gerilerden, Dersim’den baş döndürücü bir koku yükseliyordu. Fırat’ın coşkun akan suları masmavi bir okyanusa dönüşüvermişti. Gölbağı’ndan kopup gelen yolunu şaşıran gecenin en parlak yıldızı, gündüzün içinde cıvıldaşıyordu. Kuşlar Süphan Dağı’ndan getirdikleri mis kokuyu her yana taşır gibiydi. Erguvan rengi saydam bulutlar, gölge dansına başlamıştı. Doğa, Sirarpi ve Bedir’le birlikte görkemli bir şölen yaşıyordu. Bu şölenin en yakın tanığı kalenin tam karşısındaki Pertek’ten başka kimse değildi. Bir de içerideki süt perisi. Uykudaydı peri kızı. Uyanır da söyledikleri gerçek olursa Harput yıkılır, kıyamet kopardı.

     Kader ağlarını örüyordu. Bu kötü yazgıyı değiştirmek için çok az vakit kalmıştı. Yoksa hayat bir anda birçok insanı silecek, birçok kasabayı ortadan kaldıracaktı. Düşmanlık hırçın bir nehir gibi kinini önüne katmış, Kafkasları yutmaya hazırlanıyordu. Terzinin haberleri bu kadar da değildi. Kuzey Azerbaycan’ın Goranbay bölgesine saldırılar da başlamıştı. Karabağ alınıncaya kadar durmayacaklardı. Hankendi’yi, Azerilerden temizleyeceklerdi. Ama tarih, Aras’ın öteki tarafını silmeye izin vermezdi. Tıpkı ’ın diğer tarafında bir zamanlar yaşananları silmeye kimsenin gücü yetmediği gibi.

    “Bezgin cılız bedeni kanlar içindeydi. Kirli siyaha yakın bir kan bacaklarından aşağıya boşalıyordu. Bedir’in yadigari topraklarından ayrılmak istemiyordu. Bebek dünyaya geliyordu. Acılar içinde kıvranıyordu Sirarpi. Yapayalnızdı. Bir çığlık sesi duyuldu. Ardından hemen kesildi. Sirarpi, doğar doğmaz ölümü seçen bebeğini elleri arasına aldı. Ayağa kalktı. Bebeğini göğe kaldırdı. Ays inç medz tsav e ov Der!  Aryun gı vaze mer zavagnerun açkeren, diye haykırdı.

 

 

Ön Sözden:

 

BEBEKLERİN ULUSU YOK  

İlk kez yurdumdan uzakta yaşadım bu duyguyu

Bebeklerin ulusu yok

Başlarını tutuşları aynı

Bakarken gözlerinde aynı merak

Ağlarken aynı seslerin tonu    

Babalar çıkarmayın onları akıldan

Analar koruyun bebeklerinizi

Susturun susturun söyletmeyin

Savaştan yıkımdan söz ederse biri

 

Ataol Behramoğlu

“Susturun Susturun söyletömeyin, savaştan yıkımdan söz ederse biri.” Kim bilir kaç kez okudum bu dizeleri. Kaç kez daha yüksek sesle, daha kalabalıklaşarak okumak istedim. Oysa artık barış, savaş, düşman, dost ne çok karıştı kavramlar birbirine. Çoğunun içi boşaltıldı. Tıpkı bugün açılımlarla karşımıza dikiliveren demokrasi kelimesi gibi. Açılıyoruz ya açılmasına hala açız diyen çocuklar tartaklanıyor, hala meydanlar bizimdir diyen işçiler ayak oluyor. Öyleyse bu demokraside üstümüze üç dört beden küçük birilerinden emanet bir demokrasi mi diye sormadan edemiyor insan. O tuhaf, çok güçlü devin elleri bir dokunuyor nar gibi çatlatıyor bizi. Payımıza düşeni yaşıyoruz diyip kaldığımız yerden devam ediyoruz. Oysa unutuyoruz hayat bir tek bizim değil. Çocuklar… Onlara demokrasi derken bir yandan kin, nefret ve düşmanlık bırakıyoruz. Barış derken bile tarihteki savaşları anlatıyoruz. Oysa biliyoruz ki eli kanlı olmayan devlet yoktur. Sonra değişiyoruz. Barış kelimesi birden kimilerinin tekeline giriveriyor. Eğer onları eleştirirsen savaşı isteyen biri olma damgasıyla karşılaşıveriyorsunuz. Bazen de tam aksi. Oysa sadece her iki tarafa da “kral çıplak” diyenler var, işte buna inancımla doğdu, büyüdü ve şimdi kalabalıklaşarak “Susturun susturun söyletmeyin, savaştan yıkımdan söz ederse biri” demek için raflardaki yerini alıyor.

Ermenistan sınırı açılsın mı, açılmasın mı tartışmaları, özür kampanyaları, Karabağ kimin sorunu ve devletlerin sonu gelmez menfaatleri. Oysa tüm bu diplomatik ve ticari hesapların çok ötesinde yaşanan bir şey var. Hasretlik. Neden sonuç ilişkileri kurularak aklanan katliamlar, ayrılıklar, ölümler bu hasretliğin önüne geçiyor. Ermenilerin bir kısmı, Çarlığın kışkırtmasına uyup silahlanıp çete kurmasalardı tehcir kanunu çıkmayacaktı. Onca Ermeni ölmeyecekti. Soykırım çekişmesi yaşanmayacaktı. Türkler zamanında Ermeni’leri Anadolu’dan koparmasaydı, Azeriler biz Türk’üz demeseydi, Hocalı olayları yaşanmayacaktı. Hep bir kılıf vardı. İnsanlığın kaybedilmesi için hep bir kılıf vardı. Oysa acı aynı acıydı. Ortak acıydı. Tüm bu sonu gelmez olmasaydılar her iki taraftan alıp götürmeye devam ediyor. “” herkesi vicdanlarının sesini bir kez daha dinlemeye davet etmek için şu anda sizin ellerinizde.

Bu üçüncü roman… Üçüncü evlat. Üç ayrı serüvende de en büyük moral kaynağım, ilk okuyucum, kardeşim Vildan Tekin’e, benden değerli fikirlerini esirgemeyen, romanın düzeltisini yapan Hakan Gezmiş’e büyük bir borçluluk duygusuyla, sağ olun diyorum.

Ve desteklerini hep hissettiğim aileme, her zaman romanlarım yazım aşamasındayken okuma sıkıntısına katlanıp eleştirilerinden yararlanmamı sağlayan hayatımın en değerli isimlerinden Selim Hasbal’a, dostum Fatma Sağer’e, romanımı basarak sizlere ulaştıran yayıncım Erdoğan Yenice’ye sonsuz teşekkürler.