ATV ve Sabah’ta Grev Var!
İstanbul’un her sokağı her ilçesi gibi Tuzla’da afişlere bürünmüştü. Gökyüzünün aydınlığına bata çıka sürgün edilen umutlar yankılanıyor muydu peki afişlerde bilinmez…
Soğuktu. Mart bitti bitecekti ya hava zemheriden kalmaydı. Yol bir hayli uzundu. Gitmese miydim? Parmaklarım da buz tutmuştu. Üstelik adı fiyakalı reynaud hastalığımda nüksedebilirdi. Şimdi birde mosmor ellerle mi uzatacaktım ses kayıt cihazını. Hem üstelik röportaj yapmak benim işim değildi ki. Gazetecilik okumuştum ya okumasına yapıyor muydum ki mesleği mi? Yapmıyor muydum? Beş yıl boyunca devletin kanalında metin yazmak araştırma yapmak gazetecilikse yapmıştım işimi. Sonrası işsizler ordusuna eklenmek oluvermişti. Ama asıl işim artık gazetecilik değildi. Edebiyata geçeli iki yıl olmuştu. Nihayet otobüs gelmişti. İstanbullu için oldukça yüklü sayılabilecek yol parasını verip, içi dışarıdan soğuk otobüsün en konforlu koltuklarından birine oturuverdim. Öyle bir dönemden geçiyorduk ki herkes payına düşeni yapmalıydı. En büyük gücünü kullanmalıydı. İşte şimdi “On tane” insan en büyük gücünü yapmak için bir ayı geçkin süredir haklarını arıyordu. Tek bir kişi neleri değiştiremezdi ki. Ama onlar On kişiydi. Grevdeydiler. Hem de bir ayı geçkin bir süredir. Kalkıp sorsam “ ATV- SABAH’ TA GREV VAR. DUYUYOR MUSUNUZ?” desem miydi otobüstekilere.
İyi ama şimdi durduk yere bu insanlar niye greve çıkmıştı? Ne istiyorlardı? Amaçları neydi? Solculuk oyunu mu, maceracılık mı, yoksa küçük burjuvalık mı? Yok, hiç biri değil. Sendikalı olmaları engelleniyordu. Örgütlü olurlarsa işten çıkarılmakla tehdit ediliyorlardı. Eee onlarda örgütlenmeseler miydi? Örgütlülük bir ideolojinin temsiliydi sokaktakiler için. Hele gazetecinin örgütlüsü mü olurdu? Dünya yükü para alan onlar değil miydi? Sokaktakinin haberi yoktu sesçiden, kameramandan, muhabirden, ışıkçıdan, dizgiciden, fotoğrafçıdan. Ona gazeteci dedin mi hani şu afili köşelerde topluma eğitmenlik yapan, hani ana haber bültenlerinde en içten gülümsemesini yüzüne takınan, oradan oraya bilmem kaç liraya transfer olanlar var ya hı işte onlar geliyordu sokaktakinin aklına. Yoksa ay sonunu zar zor getiren, kart basma sistemi ile habere çıkarken bile iki kere düşünen gazeteciler hayalet miydi? Kimse görmüyor muydu asıl yükü sırtlananları.
Peki neydi grev? Üretimi durdurmak değil miydi? Kapitalizmin ahtapot kolları en iyi medyayı sarmıştı. O nedenle üretim durmuyordu. Ancak tarih bu grevi kaydediyordu. 29 yıl beklenmişti bugün için. Basın çalışanlarına işçi oldukları bile unutturulmuştu bu süreçte. Hatta öyle bir hale getirilmişti ki gazeteciler, birbirinin sırtına bas bir basamak yukarı çık… Küreselleşiyorduk ya bu da onun gerekleriydi. Rekabet. Oysaki eğitimini aldığımız fakülte sıralarında tarihe tanıklık etmiş Babıalili gazeteci büyüklerimizin anıları bugün tanık olduklarımızdan çok farklıydı. Basın tarihini yazan kitaplar başka türlü anlatıyordu. Seksen öncesi aydınları, yerini milenyum entelektüellerine bırakmıştı. Gazeteci haber demekti. Haberin gazete sütunlarına televizyon ekranlarına en iyi şekilde yansıtılması zorunluluğu olan yıllar vardı. Fi tarihinde kaldı. Oysa 29 yıl aradan sonra, yani seksenin balyozu memleketin kafasına indikten sonra basında ilk kez grev oluyordu. Ama medya tekelleri üç maymunu oynuyordu. Ne tuhaf yola çıkalı bir hayli olmuş, bostancıya yaklaşmıştım. Gözüm durağa ilişti.
“Kenan Evren Durağı!”
400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi,
Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi,
31 gazeteci cezaevine girdi,
300 gazeteci saldırıya uğradı,
3 gazeteci silahla öldürüldü,
Gazeteler 300 gün yayın yapamadı,
13 büyük gazete için 303 dava açıldı,
39 ton gazete ve dergi imha edildi,
Kenan Evren Durağı bana bu rakamları anımsatmıştı. Kanın oluk gibi aktığı yıllarda basının nasıl bittirildiğini anımsattı. Fazlası da var tabi. Gazetecilik onuru yitip gitmişti seksenden sonra.
Aydın vicdanı… Başka bir değişle “halkın vicdanı” da denebilir. Görülmesi gerekenleri en başta gören, duyulması gerekenleri en başta duyan, konuşulması gerekenleri en başta konuşan ve bilimin ve tarihin ve insani değerlerin yasaları gereği hissedilmesi gerekenleri en başta hissedenler aydınlar değil miydi? Bir ülkede adalet yoksa bunun hesabını sormak onun göreviydi. Bir ülkede açlık-yoksulluk, yolsuzluk varsa bunun da hesabını sormak onun göreviydi. Ve vicdan, evet belki de en son kaybedilecek olan şey, kaybedilmeye başlanmışsa bugün, vicdanlara seslenecek olanlar yine onlardı, aydınlardı.
Peki öyleyse şimdi neden bu greve suskun köşe başlarını tutan aydınlar. Yoksa onlar sadece Aydıncık mı? Demokrasi sopasıyla halkı döven, her gün hak huk nutukları atan, sırçalı köşklerinde yaşayan, sözde basın duayenleri neden kör sağır ve dilsiz bu greve?
Toplumda aydın vicdanı kalmamış mı yoksa? Plazalara hapsedilen, masa başı üretime zorlanan emekçi basın çalışanları ise işsizlik korkusu ile susmakta belki. Bir balyoz inivermişti ya ülkeye o balyozla birlikte apolitikleşivermiştik ya belki de ondan tepkisizlikleri. Kim bilir belki de farkında olmadıkları haklarının, kendilerine rüşvet olarak geri iade edilmesine suskun kalanlar şunu da bilmiyordur. Bir zamanlar yığınsal grevlere doğru yol alınması gerektiğini savunan isim, sendikacılıktan bahseden o Aydın adam şimdi aydıncık olmuştu. Neden mi çünkü bugün grevdeki arkadaşlarını işten çıkaran da oydu da ondan. Paranın sıcaklığının insan onurunun ötesine geçme örneği!
Nihayet yol bitmişti. Zincirlikuyu’dan Balmumcuya doğru herkes kendi telaşındaydı. Bir yerlere mi yetişmeye çalışıyorlardı yoksa bir yerler mi onlara yetişiyordu bilemiyorum. Ama günlük telaş İstanbul’u kuşatmış vakit öğle olmuştu.
Kurtuluş Yok Tek Başına Ya Hep Beraber Ya Hiç Birimiz!
Grev alanı yani Balmumcuda ki ATV binasının önü kalabalıktı. On güzel insana destek vermeye gelen gruplar vardı. Türkiye’nin en eğitimli, ama en örgütsüz kesimini oluşturan basın emekçileri seslerini yükseltiyordu. Artık duvar çatlamıştı. Çatlaklardan sızan bilinç gün ve gün büyüyordu. Bu, kalabalığın artışından belliydi. Gizlenecek yeri kalmamıştı tarihi grevin. İşte apaçık oradaydılar hem de grev önlükleri ile. Patronlar siyah camekânların ardından göz ucuyla seyrediyordu aşağıda olanları. Yoksa şu kapının girişine konulup grev gözcülerinin bekleme alanına doğru çevrilen kameralardan, bir yandan espressolarını yudumlayarak mı izliyorlardı On’ları…
Örgütlenen İstanbul Üniversitesi asistanları ile Sendikalaşma çalışmalarını sürdüren IBM çalışanları oradaydı. Sloganlar atılıyor, birlik olmanın örgütlü olmanın gücü anlatılıyordu. Hava buz gibiydi. Ama ATV’nin önünde ki yüreklerden yayılan inanç insanın içini ısıtıyordu. Sıra grev’in sahiplerinindi.
Gazetecilerin Onurunu yeniden toparlayan onlardı. Kriz nedeniyle işten atılan, her an işten çıkarılma kaygısıyla baskı altına alınan meslektaşlarının onurlu sesiydi artık On’lar…
Henüz hiç kimse güneşin doğuşunu engelleyemedi!
Türkiye Gazeteciler Sendikası İstanbul Şube Başkanı Rüya Özkalkan ve şube üyesi Şehriban Kıraç gururluydu. Ve artık seslerinin duyulduğundan emindiler. Onlarla basının geldiği nokta ve tanıklık etmekten büyük bir onur duyduğum grev üstüne sohbet ettik.
Basın emekçileri sizce gerçek anlamda örgütlüler mi?
Rüya Özkalkan: Keşke yeterliler diyebilsem ama en örgütsüz kesim diyebilirim. Ne yazık ki basında sendikal örgütlenme yok denilecek boyutlarda. Bunun birkaç nedeni olabilir. Ama en önemlisi kuşkusuz seksen sonrası medya da değişen patronaj profili. Medya patronlarının işadamları olması ve medyadaki tekelleşme ile birlikte işverenin çok ciddi bir engeli var sendikal örgütlenmeye. Çok yoğun baskılar uyguladılar. Ve neredeyse sendikal örgütlenme sürecini bitirdiler. Bunda son iki kuşaktan gelen gazetecinin yapısının da etkisi var. Onlar zaten sendikayı tanımadılar. Basının örgütlü olduğu zamanda sendikanın ne kadar güçlü olduğunu, gazetecilerin adına ne kadar büyük kazanımlar elde edildiğini bilmiyorlar. Dolayısıyla sendikanın önemini de bilmiyorlar. Ayrıca çok yoğun baskı halen sürüyor. Sendika olurda toplu sözleşme yaparımda bir takım haklar elde ederim kısmına gelmeden daha sendikanın fikrine karşılar basında. Medya çalışanlarının sendikayı tanımadan işe başlamak gibi bir dezavantajları var. Gazeteciler kendilerini işçi ya da emekçi gibi görmüyorlar. Arkadaşları sendikal örgütlenmeden söz ettiklerinde “ne sendikası ya biz işçi miyiz?” yanıtı ile karşılaşıyoruz. Evet işçiyiz oysa ki. Gazetenin patronu değilsen nesin sorusu çok çarpıcı bir soru. Ücret karşılığında bir şey üretiyoruz. Nedir bu üretim. Fotoğraftır, haberdir, yaptığın sayfadır. Dolayısıyla sen emekçisin. Evet belki kol emekçisi değilsin ama fikir emekçisisin. Safın bu. Gazetecilerin bunu anlaması aslında pratikten doğan örneklerle çok daha mümkünmüş bunu bu gün gördük bu grevle.
Grev süreci nasıl başladı?
Rüya Özkalkan: Grev süreci başlamadan biraz önce toplu sözleşme görüşmeleri başladı. İzliyorlardı. Ne olacak ki, nereye gidecek ki, patron toplu sözleşmeyi yapmayacak ki diyorlardı. Evet yapmadı. Belki masadan kaçtı. O aşamada greve gidilmez, basında grev olmaz, çıksa ne olacak ki üç kişi çıkacak gibi düşünceler vardı. Ama öyle olmadı. On arkadaşımızın greve çıkması aslında bu bir ay içinde çok şey değiştirdi. Pratikten doğan güç bu olsa gerek. Birdenbire basında bomba gibi düştü. Yirmi dokuz yıl sonra ilk kez! Sürmez, iki gün sonra çözülür dediler. Öyle olmadı. Çok samimi söylüyorum ki ilk günkünden çok daha güçlü durumda bu on arkadaş. Aynı medya grubunda olup, greve çıkmaya cesaret edememiş arkadaşların vicdani muhasebeye başladıklarını da görüyoruz.
Şehriban Kıraç: Buna bende şahit oldum. Bazı arkadaşlar keşke ilk başlarda bu cesareti bizde gösterebilseydik diyorlar. Bu kadar direneceklerini ve bu kadar uzun süre sürdürebileceklerini düşünmüyorlardı. Onun olabilirliğini gördüler ve niye biz bunun içinde olmadık demeye başladılar.
Rüya Özkalkan: Yasal engel olmasaydı, grevden sonraki ilk bir hafta grevci sayısı artardı. Ve bugün bunun dört beş katına ulaşmış olurduk. Grev ve lokavt yasasına göre greve çıkıldığı günden itibaren kaç kişi greve çıktıysa o kadar kişi katılabiliyor. Ertesi gün ya da ondan sonra ki günlerde greve katılamıyorsunuz artık. Grevden ayrılmaya izin veriyor yasa ama yeni katılımlara izin vermiyor.
Toplu İş sözleşmesi için sizlerin büyük çabası oldu. Aslında en asgari hakların alımını talep ettiniz. Ancak olmadı. O süreçte neler yaşandı?
Rüya Özkalkan: Toplu görüşme sürecinin masa başı kısmında çok büyük engeller çıkarmadı işveren. Çünkü TGS’nin talepleri öyle abartılı talepler değildi. Bizim istediğimiz sosyal koşullar iyileştirilsin, insanca bir çalışma düzeni oluşturulsun ve en önemlisi iş güvencesini sağlansındı. Görüşmeler sırasında ilk üç beş oturumda bir sürü madde geçildi.55 madde vardı, toplu sözleşme teklifinde. Bunlardan 22 tanesi geçildi. Ortak karalar alındı, mutabakata varıldı. Gereksiz bir şekilde ayrıldı işveren masadan. Ama onlar maddeleri onaylarken daha, haberler gelmeye başladı, içeriden sendikal baskılar artıyor diye. Önce şefler, departman sorumluları aracı ile arkadaşlara mutlaka sendikadan ayrılmaları gerektiği aksi takdirde işten çıkarılacağını söylettirdi. Sonra daha üst düzeyde insan kaynakları bizzat temsilcileri çağırarak çok ciddi tehditlerde bulundular. Neydi bu tehditler. “İşten atarız, iş hayatını bitiririz, çok güçlüyüz bizimle baş edemezsiniz, sendika yanınızda olmaz onlara güvenmeyin hatta ve hatta kara liste hazırlanıyor sendikalı olanları bu kara listeye alacağız ve sendikadan istifa etmezseniz bu kara listeye alınanlar bir daha medya da asla iş bulamayacaklar.”
Ama zaten gazeteciler iş bulmakta bu kadar zorluk çekerken, hiçbir garantileri yokken bu tehditlere ses çıkaramamak çelişki yaratmıyor mu?
Rüya Özkalkan: İnsanların hangi koşullarda olduğunu ne tür ihtiyaçları olduğunu kestirmek mümkün değil. O nedenle insanları çokta yargılayamıyoruz. Pratikten bir örnek yine. Sendikasız arkadaşlar bunu gördü. Grev başladıktan bir süre sonra Turkuvaz 26 kişiyi birden çıkardı. Magazin bölümü kapatıldı. Sendikasız olmak iş güvencesi demek değil bunu gördüler. Ama basın çalışanları çok ürkek davranıyor bu konuda. Haklarının bile peşine düşmüyorlar. Diyelim ki haksız yere işten atıldınız. İşe iade davası açabilirisiniz. İçerde kalmış tazminatlarınızı alabilirsiniz. Bunu yapmıyorlar. İşte 10 -15 bin bir şey alabilirim ama böyle bir davaya girersem bir daha basında başka iş bulamam korkusu ile vazgeçiyorlar. Başka bir şey dediğiniz zaten dört tane holding var. Ama şimdi bu grevle bir şey değişti. Mesela bana telefon geliyor. Biz şu gazetedeniz, şu kadar kişiyiz sendikaya üye olmak istiyoruz. Ne yapabiliriz? Bu inanılmaz bir şey. Çalık grubu belki de basın çalışanlarının kendisinin bir türlü yapamadığı bir şeyi gösterdi. Çalık grubu gazetecilerin aklını başına getirdi. Belki Türkiye Gazeteciler Sendikasının önünü açtı.
Sendikadan bahsederken diğer basın kuruluşlarında yani holdinglerde şöyle bir haber yayılmaya başlamış. Aslında daha çok gazeteci greve katılacaktı fakat Türkiye Gazeteciler Sendikası başlangıçta ödemeyi uygun bulduğu yardımları greve çıkan gazetecilere ödemekten vazgeçti gibi bir fısıltı dolaşıyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Rüya Özkalkan : Biraz abuk bir durum bu. Neden? Greve çıkan insan sendikadan maaşımı alacağım diye greve çıkmaz. Grev kendi özü gereği bunu içermez. Sendika gücü oranında tabi ki grevdeki işçisine destek sağlamaya çalışabilir. Mağdur durumda kalmaması için. Ama bu maaş vermek gibi bir şey değildir. Bu pazarlık konusu bile olmaz. Arkadaşlarımızın birçoğunun greve çıkamama nedeni işverenin inanılmaz baskılarıdır. İşini kaybetme kaygısı. Burada işini kaybederse başka bir yerde iş bulamama kaygısıydı. Kriz ortamı çok önemliydi.
Şehriban Kıraç: Gazetecilikte bir grev kültürü yok ne yazık ki. Bir kuşak sendikasız grevsiz geçmiş. Bu nedenle ne yapacaklarını bile tam olarak anlayamadılar ki.
Rüya Özkalkan: Bu arada işverenin çok hukuksuz yasa dışı uygulamaları oldu. Sendikalı bir çalışana sendikadan ayrılmak zorundasın demek yasadışıdır. Sendika üyesi olduğu için bir yaptırım uygulanamaz. Tıpkı sendikalı olmaya zorlanamayacağı gibi. Ayrıca grev yasasına göre greve çıkmış işçinin iş hakkını feshedemiyor işveren. Grev sonuna kadar bu böyle. Yasa böyle diyor. Ama Turkuvaz işvereni öyle yapmadı üç gün sonra greve çıkan arkadaşlarımızın iş hakkını feshetti. O da yetmedi hemen arkasından greve tedbir uygulanması için mahkemeye başvurdu. Ama geçen haftaki davayı kaybetti. Bizde işe iade başvurusu açtık arkadaşlarımız için, bunun da kazanılacağı çok kesin. İşveren her aşamada kaybedeceğini kesinlikle bildiği için yasal yollardan da engellemeye gitti, davalar açtı. Yıldırma politikası bu. Elinden gelen her türlü engellemeyi yapmaya çalışıyor. Ama gördü ki olmuyor. On kişi bütün engelleri aşıyor. Greve çıktıkları günden daha moralliler. Grev yeri hiç boş kalmıyor. Bütün sendikalardan bütün üniversitelerden iletişim öğrencileri hepsi destekliyor. Cumartesi günü saat 19.00 da taksimden Galatasaray’a kadar yürüyoruz. İlk cumartesi 200 kişi kadardık. Basın için müthiş bir kalabalıktı. Geçen cumartesi ise 400’ü bulduk. Hiç kimseye özel davet göndermiyoruz. Meşaleli yürüyüşümüze her cumartesi katılım artıyor.
Medyada ki örgütsüzlük en çok kimin işine yarar?
Rüya Özkalkan: Her iş alanında emekçilerin örgütlü olması gerekiyor. Çünkü işverenler çok örgütlü. Her biri birbirine karşı acımasız bir rekabet içinde. Ama mesele emekçiler söz konusu olduğunda anında kol kola giriyorlar. İşveren çok güçlü gözükmesine rağmen emekçiler örgütlendiği zaman işverenden daha güçlü olacaktır. Bu kaçınılmaz. Eşyanın tabiatı gereği böyle. Hiçbir basın işvereni kendi başına onlarca dergisini, günlük gazetelerini, televizyonlarını ayakta tutamazlar. Bize mecburlar. Bunun bilincinde olduğumuz zaman bunu aşarız. Toplu sözleşme iş güvencesidir aslında. Yaptığınız haberin arkasında kalmak açısından çok önemlidir. Her an işten olma kaygısıyla patronlarının çokta hoşlanmayacağı haberleri yapmasını bekleyemeyiz. Getirse de yayınlanmadığında arkasında duramaz. Bütün emekçilerin örgütlenmesi önemlidir ama basının ki daha farklı. Emekçilerin örgütlülüğünün ve haklılığının savunması için basının örgütlü olması gerekir. Önce kendi sesine sahip olacak ki toplumun sesi olsun. Seksen öncesi dönemde yazı işleri müdürü, patron, muhabir birbirlerini görebilecek bir ortamda çalışıyordu. Plazalarda ise yazı işleri müdürü 13. kattan yukarı çıktı .Abdi İpekçilerin, Simavilerin döneminde böyle miydi? Biz medya plazalarda hiç yüzünü görmediğimiz genel yayın yönetmenlerini, gazetelerdeki köşe yazılarından takip ediyoruz. Nerde genel yayın yönetmenleri patronların yanında. Yazı işleri müdürü, genel yayın yönetmenin sularında. Böylece gazete yöneticileri ile çalışanları arasında müthiş bir uçurum oluşuyor. Örgütlülük çözecektir bunu.
Şu an grevde gelinen noktayı nasıl yorumlamak lazım?
Rüya Özkalkan: Sendikanın amacı grev değil toplu sözleşmeydi. Toplu sözleşme yapılıncaya kadar devam edecek. Bu birazda onur meselesi oldu. Sembol bir hale geldiklerini söylüyor grevci arkadaşlar ki çok haklılar. Bir arkadaşımız dedi ki “Biz kendi haklarımızı almak için greve çıkmıştık ama iş bizi aştı. Kendi hakkımızı korumaktan yukarı bir yere çıktı. Bizim elde edeceğimiz kazanım bizim bireysel kazancımız olmayacak. Basının kazanımı olacak. Çünkü müthiş bir emsal olacak.” Biz onlara On’lar diyoruz ya da on cengâver diyoruz. Gerçekten on çok cesur gazeteci. Türk Basın tarihinde bir sembol. Basın kamuoyunda güvenini yitirmişti. Siyaset ve medyanın kirli ilişkisi içinde biz güven olamayan insanlar olarak biliniyoruz. Bunun içinde bir sembol bu grev. Meslek onuru açısından çok önemli bu. Yeni gelenler daha bilinçli olarak gelecek. Bu çok umut verici. Böylesi karamsar ortamda her şeyde kötü değil diyebiliyoruz. Eninde sonunda bu sese kulak vermek zorunda kalacaklar.
Dizlerimizin üzerinde yaşamamak için, ayağa kalkıp patronun karşısında diz çökmeyi reddettik biz. Bu binadaki en nitelikli on kişiyiz. Aç kalmayız.
TGS işyeri temsilcisi Mete Öztürk Basın tarihinde yerini alan grevin içindeki tanıklardan. Gururlu. Aynı zamanda gelecek için oldukça umutlu.
Mete Öztürk: Biz örgütlü değiliz. Yaklaşık yirmi yıldır sendika kalmadı. Bundan sonra bizimle birlikte değişir. Ana akım medyadan gelen arkadaşlarımızın gözü bizim üzerimizde. Bizi bekliyorlar aslında. Biz başarırsak onlarda harekete geçecek. Biz bunun mümkün olabilirliğini gösterdik. TMSF süreci ile başlattık biz bu süreci. Örgütlenelim, toplu sözleşme yapalım, greve çıkalım hiç inandırıcı değil gibiydi. Mümkün değildir diyorduk. Biz mümkün olabileceğini gösterdik. Örgütlenme çok önemli bir süreçti. TMS zamanında örgütlendik ve zoru başardık patron zamanında greve çıktık.
Biz sadece toplusözleşme hakkımızı istiyoruz. Patronun kölesi olmak istemiyoruz. Biz yasal haklarımızın bu binadaki herkese verilmesini istiyoruz. Sendikalı olma hakkımızı istiyoruz. İşveren grevden başka hiçbir şans bırakmadı bize. Şunu hiç demedi. “Ben size zam veremem kardeşim ama eyvallah yasal haklarınız tanıyoruz “ bunu demedi işveren. Anlaşmazlık falan yok aslında direkt işverenin sendikayı reddetmesi var.
Neden on kişi?
Mete Öztürk: Gazeteci işçi değil mantığı var. Bunda 29 yıl aranın da etkisi var. Ayrıca bugün sağlam bir örgütlenme temelinde oluşmadı bu sendikal örgüt. Bir rüzgar esti. İnsanlar gittiler üye oldular. Her şey çok güzel gidiyordu. Baskı yoktu. Sonra üç kişi işten atıldı. Sonra patron geldi. Sonra 212’ye tabi olma hakkımızı yasal olma hakkımızı rüşvet diye verdiler bize. Sendikadan istifa et seni 212’li yapalım dediler. Biz bunu anlatmaya çalıştık insanlara. Bu sizin yasal hakkınız sendika ile birlikte zaten alacaksınız bu hakkınızı dedik. Ama olmadı. 50, 60 kişi böyle istifa etti sendikadan. Gerçi bunlar bizim işimize yaradı. Çünkü sendikal baskılara delil oldu. Çözülmedik ama. İstifalarla dağılmadık. Ardından servis şefleri yasa dışı olarak bizi çağırdı istifaya zorladı. Yasa dışı tabi bu. Anayasal hakkımız sonuçta.
Sendikalı olmak iş güvencesiydi aslında. 300 kişiydik biz. Kovacaklarsa kovsunlar dedik. Böyle bir şeye cesaret edemezlerdi. Kimisi bunun farkında olduğunu söyleye söyle, kısa vadede işimi korumalıyım diyerek istifa etti sendikadan.
İçerideki arkadaşlarınızdan destek görüyor musunuz?
Mete Öztürk: Bizim içerdekiler içinde burada olduğumuzu biliyorlar. Ve biz burada bir şeyler yaparken kendisinin hiçbir şey yapamıyor olmasının rahatsızlığı var. Gelip hakkını helal et diyenler var. Kimi arkadaşlarda hem pişmanlık hem mahcubiyet var.
Biz artık belki de sadece onların hakkını arar haldeyiz. Çünkü biz on kişiyiz çok azız. Kimin kim olduğu belli. Geleceğimiz için kaygılanabiliriz. Daha çok kişi olsaydık hiç kimsenin böyle bir kaygı taşımasına gerek kalmayacaktı. Biz bunu da göze aldık. Dizlerimizin üzerinde yaşamamak için. Ayağa kalkıp patronun karşısında diz çökmeyi reddettik biz. Bu binadaki en nitelikli on kişiyiz. Aç kalmayız.
Grev nereye kadar sürer?
Mete Öztürk:Biz kazanana kadar diyoruz. Nefesimiz bitene kadar buradayız. Bizim bu örgütlenmemiz işçilere, memurlara, sesini çıkaramayanlara da yarar getirecektir. Bunların karşısında olanlara da zarar getirecektir. Kimdir bunlar iktidardan tutun egemenlere kadar patronalara zarar verecektir. Ama gün gelecek aslında patronlarında işine yarayacaktır. Bu benim kişisel görüşüm ama biz daha önce örgütlenmiş olsaydık TMSF gelip buraya el koyduğunda, TMSF’ye karşı koyabilirdik. Hayır kardeşim burası bizim iş yerimiz buraya el koyamazsınız diyebilirdik.
Sizi görmek istemeyenler hakkında neler düşünüyorsunuz?
Mete Öztürk: Diğer medya üç maymunu oynuyor ama çalışan emekçilerinin gönüllerinin bizimle olduklarını biliyoruz. Asıl, o demokrasi, emek savunuculuğu yapanların üç maymunu oynaması acı. Kendilerini defalarca yakacak kadar paraları var. Ben bugün bir şeylerden vazgeçebiliyorsam bu halimle, onlara ne demeli bilmiyorum. Emekçi insanların kaygılarını anlayabilirim ama onlarınkini anlayamam.
Tamam, çiçekleri böcekleri yazsınlar. Hiç bahsetmesinler bizden. Ama ben biliyorum ki yarın yine demokrasiden emekten bahsedecekler. Sende varmış gibi bu değerlerden bahsetme bari. Eşitliğin adaletin havariliğine soyun, sonra bugün ki grevi görmezden gel. Bu ikiyüzlülüğe gerek yok.
Her şeyin başı örgütlülükten geçiyor. Çünkü tek başına söyledikleriniz bir şey ifade etmiyor. Ama bunu toplu olarak söylediğinizde sesinizi duyuruyorsunuz
ATV- Sabah’ta greve çıkan gazetecilerin en genci Selim Süner. O belki de seksen kuşağını temsil ediyor.
İşverenin sendikalaşma ve greve çıkma sürecinde yapmış olduğu baskıları anlatabilir misin?
Selim Süner: Baskı gören arkadaşlarım oldu. Ben şahsen direkt bir şeyle karşılaşmadım. Çünkü tavrım en baştan netti. İşveren masada maddeleri görüşürken öte yandan içerde tehditlere başlamıştı. Genel olarak ülkede sendikalara, örgütlenemeye kasten yüklenmiş kötü bir anlam var. Bu tehditler sadece Turkuvaz’dan kovma tehdidiyle sınırlı kalmadı. Diğer medya kuruluşlarında da iş bulamamakla tehdit edildi insanlar.
Gazetecilerin Grev’e bakış açısını nasıl yorumlamak gerek?
Selim Süner: Bizim gazetecilik yapanların kendilerini işçi sınıfından görmemeleri, elitizim altında kendilerini anlamlandırmaları durumu var. Sonuçta Bordrolu çalışanlarız. Hani geçelim onu kendilerini elitizm sınıfında görecek maddi imkânları da yok ki medya çalışanlarının. Çok çok iyi paralar kazanırsında işçi olursun ama kendini işçi görmezsin. Öyle bir durum da yok. Ufak bir azınlık kazanıyor o paraları. Üniversite mezunu olan iki dil bilen bir arkadaşımız var içerde. Editör olarak çalışıyor aldığı maaş 700 ytl. Acaba skalanın neresinde kalıyor. Onu da insanlar değerlendirsin.
Sizi gören görmeyen tüm meslektaşlara ne söylemek istersiniz?
Selim Süner: Her şeyin başı örgütlülükten geçiyor. Çünkü tek başına söyledikleriniz bir şey ifade etmiyor. Ama bunu toplu olarak söylediğinizde sesinizi duyuruyorsunuz. Bunun için de sendika gerekiyor. O yüzden sendika bilincini yaymak gerekiyor. Sendikanın ebetteki eksikleri olmuştur. Ama 29 yıldır grev sürecini yaşamamış bir sendikadan söz ediyoruz. Bir takım eksiklere düşülmek çokta anormal bir durum değil. Şirketteki hiyerarşiden çıkmak ve benimde bir sözüm var demek için sendikaya muhtacız. Sendika bizle var olan bir yer. Sendika bizlerle eksiklerini tamamlayacak.
Biz greve sonuna kadar devam edeceğiz.
Müjgan Tekin 20 Mart 2009
Samsunvizyon Dergisi’nden-Türk Edebiyatı’nda sessiz devrim:Müjgan Tekin
Müjgan Tekin ismi belki başlangıçta pek tanıdık gelmeyebilir sizlere. Bu, O’nun doğallığından ve alçak gönüllülüğünden kaynaklanıyor biraz da. Popüler bazı yazarlar gibi, ürettiği polemiklerle, billboardlardaki reklamlarıyla ya da canlı yayınlar arasında mekik dokumakla gündemde kalmıyor. Tıpkı 2004’ten 2008’e kadar birçoğunuzun çok iyi bildiği ve hiçbir bölümünü kaçırmadan izlediğimiz Banu Avar’la “Sınırlar Arasında” programının metinlerini sessiz sedasız yazdığı günlerdeki gibi.
Müjgan Tekin, ilk kitabı “Çöldeki Balıklar”ın üzerinden henüz bir sene bile geçmeden ikinci romanı “Raman Petrol Kartalları”nı yayımladı. Aynı zamanda edebiyat kulislerinde yeniden iyiden iyiye konuşulmaya başlanan “Toplumcu Gerçekçilik” akımının günümüzdeki öncülerinden olan Müjgan Tekin’le İstanbul’da görüştük ve kendisine yeni kitabıyla ilgili sorular sorduk.
Tam bir yıl içinde iki roman çıkardınız. Raman Petrol Kartalları’nda Türkiye’de yayınlanan ilk petrol romanı. İki romanınızda bugün pek fazla yazımına cesaret edilemeyen Toplumcu Gerçeklik tarzında. Bu seçim neden?
Öncelikle yazmak benim için olmazsa olmaz vazgeçilmez bir yaşam biçimi. Toplumculukta tıpkı yazmak gibi. Yani içinde yaşadığım dünyanın, ülkenin, şehrin, sokakların insanlarının sorunları benimde sorunum. Sevinçleri benimde sevincim. Mazlumdan yana olmak acılara başkalarının acıları diye bakmamak seçimim mi bilmiyorum. İnsan olana yaraşan bir yaşam felsefesinin bende yansıması toplumculuk. Bir de işin içine, hayatını yazdıklarını emekle kazanma mücadelesi girince o toplumun bir parçası olmanız kaçınılmaz. Kaba tabiri ile tırnaklarınızla kazıya kazıya geleceğinizi çizmek diyebilirim. Malum çağımız alavere dalavere işlerin sabun köpüğü sözde eserlerin çağı. Onların arasında kendinize bir yer bulmak bir hayli zorlayıcı. Ama edebiyat yapıyorsanız, işiniz gerçekten sanatsa bu kimi zaman yoran, kimi zaman özel olduğunuzu hissettiğiniz mücadelede güçleniyorsunuz.
Çöldeki Balıklarda kullandığınız devinimli kurgu Raman Petrol Kartalları’nda da okuyucuyu karşılıyor. 1935 Amerika’sında bir boks maçı ile başlıyor roman. Tıpkı bugünkü gibi krizin pençesinde Amerika. Ve sizin anlatımınızla şilep işçilerinin, sokaklarda ekmek çalan çocukların dramını birebir seyrediyoruz. Daha önce Amerika da bulundunuz mu?
( yazar gülüyor) Hayır daha önce Amerika’da bulunmadım. Ve hatta Amerika da iyi ki bulunmamışım dedim romanı yazdıktan sonra. Çünkü okuyucudan gelen tepkilerde özellikle romanın ilk elli sayfasının geçtiği Amerika bölümünün etkileyiciliğini gördüm.. Bir çoğu uzunca bir sürede Amerika da kaldığımı düşünüyordu. Ama eğer uzunca bir süre Amerika’da kalsaydım inanıyorum ki düş gücüm kısıtlanacaktı. Tasvir ederken gerçekler düş gücü ile buluşmalı. Görsel hafızam gördüğü bir mekânı yazı diline dökerken zihne hapsettiği karelerle yetinebilirdi. Amerika’yı daha önce görmediğim için sonsuz bir düş gücü dönemin fotoğrafları ile birleşti.
Romanı okurken özellikle ilk 70 80 sayfa şaşırıyor insan. Boks maçı ardından tiyatroda çıkan yangın ve Birleşik Devletlerin komünist avı, İrlandalı kadının başından geçenlerle, romanın baş karakteri Cevdet’in emperyalizme karşı kesişen hayat öyküleri, Teksasda ki petrol tesisleri, Bay Chester’ın ofisinde karşılaşılan küçük çocuğun gelecekte Amerika’nın başına geçen Baba Bush oluşu. İzleyerek okuyoruz Romanı. Bu sizin seçiminiz mi?
Görsel dili yazı dili ile birleştirmek ilk romanda da kullandığım bir seçimdi. Ancak tabi Raman Petrol Kartallarının ortaya çıkış süreci çok ilginç. Petrol Kartalları roman olmadan önce bir senaryoydu. Sevgili arkadaşım Selim Hasbal, İzmir’e petrol üzerine gerçekleşen bir programın çekimine gitmişti. Orada oldukça etkileyici bir bayanla tanışmış. Sayın Mehlika Taşman. Türkiye’nin ilk petrolcülerinden. Çağdaş ve güçlü bir kadın. Düşünebiliyor musunuz 1940’lı yıllarda Batman’da Raman Dağının eteklerinde erkeklerle birlikte çalışan tek kadın. Selim, İzmir seyahati dönüşü bana bu öyküden bahsetti. Biz bu öyküden esinlenerek bir sinema filmi yapmak istedik. Senaryoyu geliştirdik. Ancak Türkiye’nin bir gerçeği var. Sinema sektörü tekelleşmiş durumda. Üstelik toplumsal film yapmak bir hayli zor. Ne yazık ki dünyada ki akım gibi ülkemiz de sabun köpüğü işler revaçta.
Roman üç bölümden oluşuyor. Amerika bölümünün geçtiği Garp, Karakterlerin genç Türkiye Cumhuriyeti tarafından davet edilmesi sonucu Petrolle ilgili araştırmalara başladıkları Ankara ve son olarak çetin bir mücadele verdikleri, derin aşkların yaşandığı Raman Dağı eteklerinde geçen Şark bölümü. Romanı Garp Ankara ve Şark olarak üçe ayırmanızın nedeni var mı?
Evet özellikle üçe ayırdım. Seçtiğim isimler aslında sembolik. Garp o dönemde güçlü olanı temsil ediyor. Oysaki güç kimin gücü ve nasıl bir güç. Bugün de bunu görüyoruz. Dünyaya hakim olmak isteyenler kendilerini güçlü ilan ediyor ve diğerleri bu gücü sorgulamadan kabule diyor. Şu güya sözde Irağı özgürleştirme harekâtında da görmedik mi bunu. Savaş başlamadan Amerika’nın son model füzeleri, Petriotları…TV kanallarından günlerce izledik. En sonunda vay be insansız uçaklar bilmem kaç km’den vuran tanklar. Savaş başlamadan Amerika galipti. İşte o dönemde de Garp kimilerine göre güçlüydü. Ancak imaretlerde çorba kuyruğunda bekleyen insanlar, boks maçına umudunu bağlamış göçmenler vardı 1935 Amerika’sında . Ankara’ya gelince: Yeni kurulmuş bir cumhuriyet içinde batıya özenen aydınlar, bir yandan üretmeden bağımsızlık olmayacağına inananlar. Şarkta ise savaşın yorgunluğundan kurtulmaya çalışan Anadolu halkları. Petrolle ümitlenen genç kara yağız köylü çocukları, mazlumlar… İşte sözde güçlü Garp, Bağımlılık mı Bağımsızlık mı Ankara ve Mazlum Şark…
Peki Cevdet , Mihayloviç, Jean Pierre ve Munise onların yeri neresi?
Tabiki Şark. Cevdet babasını Çanakkale’de kaybetmiş bir petrol mühendisi, Mihayloviç kendi topraklarından sürgün yemiş bir babanın oğlu, Jean Pierre Babasını Kurtuluş Savaşı sırasında Antep’te işgal ordularının eri olarak kaybetmiş bir babanın evladı. Munise yüreği hem bir kadın olarak çarpan hem de dünyayı insanlığın kurtaracağına inanan genç bir kız.Hepsi Mazlumdan yana.
Peki ama bir Rus, bir Fransız Anadolu’nun geleceği için neden çalışmak istesinler. Bu biraz ütopik değil mi?
Hiç ama hiç değil. Hatta içinde gerçeklik payı olan bir öykü. Bakın soru cevapla bulmaya çalışalım. Benim doğum yerimi seçme şansım var mı?
-Hayır
Güzel. Peki doğduğum aileyi seçme şansım var mı?
-Hayır
Peki dinimi seçme şansım var mı? Doğarken yok değil mi?
- Evet yani doğarken seçme şansınız yok.
Öyleyse ben bir Rus ya da bir Fransız olarak dünyaya gelebilirdim. Ya da bir Hıristiyan bir Yahudi olarak öyle mi?
- Evet gelebilirdiniz.
Öyleyse önemli olan yine altını çiziyorum Mazlumdan yana olmak. Politikacıların kirli savaşında yer almak bir seçim. Dinde öyle. Din benim romanımın geçtiği tarihlerde de şimdi de ne yazık ki siyasete maya olarak kullanılıyor. Ama hangi toprakta olursa olsun mazlum halkların yanında olmak insanlık seçimidir. Benim kahramanlarım da dönemin kana doymayan güçlerinin yanında değil, insanlığın yanında olmayı seçmişlerdir.
Romanda Mustafa Kemal’in, Cevdet ve dostlarını Florya köşkünde ağırladığı bölümler oldukça etkileyici. Özellikle Mustafa Kemal’in arabasının yerli petrolle dolma isteğini söylediği cümleler. Bu sayfalarda gerçeklik payı var mı?
Romanın ana teması gerçek. Fakat yan öğeleri düş gücü. Ancak o dönemde Genç Türkiye Devletinin ileride tam bağımsız kalması için bu istek mevcuttu.
Yani sizce şimdi Türkiye tam bağımsız değil mi?
Keskin bir soru oldu. Sizce tam bağımsız mı? Eğer sadece bayrakla tam bağımsızlık olduğuna inanıyorsanız evet. Ancak buna inanmıyorsanız hayır. Yani üretmeyen sürekli tüketen bir ülke bağımlıdır. Ben 28 yaşındayım. 17 yaşımdan beri yani olaylara az çok bilimsel çerçeveden bakmaya başladığımdan beri Türkiye’de tartışılan konular değişmedi. PKK, Laiklik, İrtica… Biz bunlarla yatıp bunlarla kalkarken iyice dışarıdan tüketen bir toplum olduk. Gençlerimiz vatan toprakları için ölmek adına büyür oldu. Bilim insanlarımız laikliği korumak adına basında demeç yarışına girdi. Ama giden bir şey var. Ekonomi. Ekonomik olarak her gün bir parça daha bağımlıyız. Ekonomisi kendine ait olmayan bir ülke sınırlarını koruma adına istediği kadar harekâtlar düzenlesin, irtica ile istediği kadar mücadele etsin Bağımsız olamaz. Bu evde de böyle değil mi? Para kazanamayan genç istediği kadar özgür olduğunu düşünsün parayı anneden ya da babadan alıyorsa bağımlıdır.
Öyleyse Türkiye’de petrol var ve biz üretmiyoruz. Raman Petrol kartalları bunu mu ispatlıyor?
Çok değil bir ay önce Türkiye’de Petrol var haberleri basının gündemindeydi. Manisa ve Diyarbakır örneğinden bahsediyorum. Romana gelince, Raman Petrol Kartalları direkt bu sorunun cevabını aramıyor ve soruya kesin bir cevap vermiyor. Petrol, ülkelerin uğruna birbirini kırdığı kan döktüğü stratejik bir ürün. Ve Anadolu da bundan yıllar önce petrol çıkarmak için insanüstü çaba harcanmış. Doğa şartları, insani engellemeler. Bu, romanın değil tarihin gerçeği. Yine romanda adı geçen Gulbankyan planı bu da tarihin bir gerçeği. Türkiye sonuçta o dönem de ve bu dönemde bir geçiş yolu Truva atı olarak görülmüş. Türkiye’de petrol bana göre var mı? Evet var ancak romanda da sık sık Fransız karakter Jean Piere’nin altını çizdiği gibi çok derinde. Ve bu yüzden de çıkartılması çok kolay değil. Ancak biz o kadar az kuyu açmışız ki bu düşündürücü. Yine yeni çıkan petrol yasası da çok ilginç. Sessiz sedasız meclisten geçti. TPAO’nun özelleştirilmesi gibi bir durum bu. Düşünebiliyor musunuz devlet adına petrol arama yetkisi kaldırılıyor. Yani rezervleri arama yetkisi yabancı şirketlere veriliyor. Tüm bunların sebepsiz olduğunu düşünmek biraz safça olmaz mı? Sonra bakın yine bir Devrim arabaları gerçeğimiz var. Üretimi durdurulan bir otomobil gerçeği. Biz üretmeden tüketen bir ülkeyiz. Üretimin önüne sürekli engeller çıkaran bir bürokratik zihniyetin olduğu bir ülkeyiz.. Sadece bayrakla bağımsızlık olmaz sanırım. Ancak bizde bir bayrak bağımsızcılığı var. Yani ulusal günlerde sokaklara çıkarız, milli maçlarda gururlanırız. Ancak toplumca asla şunu sormayız. Niçin üretmiyoruz? Petrol de böyle bir şey madem var olabileceğine inanıyoruz niçin kuyu açmıyoruz? Şimdi adına globalleşme dediğimiz kapitalizm bağımsızlık kavramını da değiştirdi. İçi boşaltılmış kavramlarla kör dövüş yapıyoruz. Toplumsal reflekslerimiz bile bunun göstergesi. Bayrakla vatanseverlik ya da bayrağa karşı durmakla modernizim. Bana göre ikisi de içi boşaltılmış kavramların kendilerine sıfat buldukları iki taraf. Petrolün var olup olmadığına gelecek olursak Manisa ve Diyarbakır önümüzde.
Raman Petrol Kartallarının Munise’si 1930’lu yılların sonunda erkeklerle Raman Dağının eteklerinde kuyuların başında çalışıyor. Yine diğer kadın karakterlerde toplumsal kışkırtmaların karşısına dikilecek güçte. Şimdiki kadınlarla o dönemin kadınları arasında sizce ne gibi farklar var?
Kadın ve erkek kavramları şu anda kapitalizmin kuşatmasında altında. Küreselleşme denilen kavram insanları tek tipleştiriyor. Kadın dediğin şöyle olur, böyle giyinir, şunu sürer. Dolayısıyla sokağa bir çıkıyorsunuz birbirinin kopyası kadınlar. Ayır edici özelliklerini kaybetmiş kadınlar. Gerçi erkeklerde de durum böyle. Evet belki şu anda baktığımızda tüm dünyada kadın daha özgür gibi gözüküyor. İş hayatında çok daha fazla söz sahibi gibi. Ama nasıl? Sadece kendi işi ile ilgilenen. İnsanoğlu sanırım gittikçe robotlaştırılıyor. Dolayısıyla benim romanımdaki kadınlar 1930’lu yılların kürselleşmeden nasibini almamış kadınları. Munise dişiliğinin farkında, sürmesini de çeken, tayyörünü de giyen bir kadın. Fakat yirmi dört saatini nasıl göründüğünü düşünerek geçirme lüksüne sahip değil. İkinci dünya savaşı patlak vermiş, Daha ülkesi birinci dünya savaşının izlerini silememiş. Gelecek için insanlık için bir şeyler yapma telaşında Munise.
Son olarak Raman Petrol Kartalları ile siz okuyucuya ne demek istediniz?
Raman Petrol Kartalları enternasyonal bir öykü. Kahramanları enternasyonal. Mihayloviç Rus, Jean Pierre Fransız, Fiona İrlanda asıllı bir Amerikalı, Cevdet Türk. Karakterlerin her birinin Anadolu ile kesişen bir öyküsü var. Birinin babası Fransızların Antep İşgali sırasında hayatını kaybetmiş, diğerinin babası Mustafa Suphi’nin ölümüne karıştığı suçu iddiası ile Sovyetlerden sürülmüş. Her şeyden önemlisi mazlum halkların yanında yer alan karakterler. Hiç bir toplumun halkına düşman değiller. Onları yönetenlerin politikacıların karşısındalar. Bu romanla insanlığın kazanabileceğine inancımı okuyucu ile paylaşmak istedim diyebilirim.
Raman Petrol Kartalları Basın Haberleri
RADİKAL GAZETESİ 19 ARALIK 2008
Petrol Kartalları
Müjgan Tekin, Güncel Yayıncılık, roman, 287 sayfa
Banu Avar’la birlikte ‘Sınırlar Arasında’ programında araştırmacılık ve metin yazarı olarak çalışan Müjgan Tekin, ikinci romanı ‘Raman Petrol Kartalları’nda, 1930′lu yıllarda dünyayı kasıp kavuran petrol savaşlarını anlatıyor. Tekin, bu savaşları, petrol mühendisliği eğitimi almış ve bir Amerikan petrol şirketinde çalışan Cevdet Bey’in gözünden anlatıyor. Ortadoğu petrollerinden pay kapmak için, neredeyse her çılgınlığı yapacak hale gelmiş emperyalist Amerikan şirketleri ve bu çılgınlığa alet olmaktan rahatsızlık duyan Cevdet Bey’in yaşadıkları, kurgunun asıl çerçevesini oluşturuyor. Bu aşamada, genç Türkiye Cumhuriyeti’nden gelen bir teklif, Cevdet Bey’i tarafını seçmek zorunda bırakacaktır.
KOCAELİ DEMOKRAT GAZETESİ 11 ARALIK 2008 SÖYLEŞİSİ
KOÜ İletişim Fakültesi mezunu Müjgan Tekin, ikinci kitabı Raman Petrol Kartalları ile bizi 1930′lu yıllara götürüyor ve Türkiye’nin en gerçekçi mücadelelerinden birine yanıt bulmaya çalışıyor
Raman Petrol Kartalları, bizi 1930′lu yıllara götürüyor. O dönemin Amerika ve Türkiye’sini kitaptaki kahramanların yaşamlarında buluyoruz. Her şeyden önce Raman Petrol Kartalları okuyucusunda gerçeklik hissi uyandırıyor. Öncelikle bu roman ne kadar gerçek ne kadar kurgu?
Raman Petrol Kartalları’nın serüveni oldukça ilginç. Aslına bakarsanız Petrol Kartalları roman olmadan önce bir senaryoydu. Sevgili arkadaşım Selim Hasbal, İzmir’e petrol üzerine gerçekleşen bir programın çekimine gitmişti. Orada oldukça etkileyici bir bayanla tanışmış. Sayın Mehlika Taşman. Türkiye’nin ilk petrolcülerinden.Çağdaş ve güçlü bir kadın. Düşünebiliyor musunuz, 1940′lı yıllarda Batman’da Raman Dağı’nın eteklerinde erkeklerle birlikte çalışan tek kadın. Selim, İzmir seyahati dönüşü bana bu öyküden bahsetti. Biz bu öyküden esinlenerek bir sinema filmi yapmak istedik. Senaryoyu geliştirdik. Sonra kapı kapı yapımcı dolaştık. Ancak Türkiye’nin bir gerçeği var. Sinema sektörü tekelleşmiş durumda. Üstelik toplumsal film yapmak bir hayli zor. Ne yazık ki, dünyadaki akım gibi ülkemiz de sabun köpüğü işler revaçta. İşte o yüzden Raman Petrol Kartalları, toplumcu bir film olmak yerine roman oldu. Sorunuza dönecek olursam öykünün ana teması gerçek, yan öğeleri ise tabi ki düş gücü.
İlk kitabınız Çöldeki Balıklar ve şimdi Raman Petrol Kartalları. Bu iki kitaba da baktığımızda, toplumcu gerçekçi edebiyat anlayışında yazdığınızı söylemek mümkün. Diğer taraftaysa postmodern edebiyat gibi bir kavram girdi edebiyatımıza. Genç bir edebiyatçı olarak sizi toplumcu gerçekçi yazmaya iten neydi?
Postmodernizm çığ gibi büyüyen bir süreç. Sadece edebiyatta değil yaşamın her alanında bu böyle. Ancak ben sanatın sanat için değil, içinde yaşadığı toplum için var olması gerekliliğine inanıyorum. Yaşadığım toplumdan beslenerek yazmak seçimim değil kendiliğinden oluşan bir süreçti. Belki de dünyayı algılama meselesi bu. Dünyaya nerden baktığınız sorusunun yanıtı. Gerçeğe ayna tutma çabasındayım. Ancak şunu da belirtmeliyim ki, güncel bir olayı alıp yazmak ya da resmetmekle toplumcu gerçekçiliğe ulaşılmış olduğunu da düşünmüyorum. Yani sırf çok konuşulan bir meseleyi prim toplamak için yazmak değil gerçekçilik. Bir Suat Derviş var mesela, kitaplarını bulmakta zorluk çektiğimiz gerçekten toplumcu bir yazar. Elbette ki bir Yaşar Kemal, bir Attila İlhan… Tartışmasız edebiyatımızın en büyük isimleri, Toplumcu gerçekçi yazarların yapı taşları. Ben ise genç kuşak edebiyatçıların arasında onların izlediği sarp yolun henüz çok başındayım diyebilirim.
Raman Petrol Kartalları bir dönem romanı. Ve o dönem tasvirlerinin titizlikle üzerinde durulduğu anlaşılıyor. Amerika’daki yolculuk sırasında binilen ve yeni yeni kullanılmaya başlanılan uçağın modelinden, Türkiye’ye geliş sürecindeki geminin detaylarına kadar okuyucuya bilgi veriyorsunuz. Bir görsellik sunuyorsunuz. Buna özellikle mi dikkat ettiniz?
Geçmişi anlatmak bugünü anlatmaktan daha zorlayıcı. Bugünü anlatırken uçağı tasvir etmenize belki gerek yok. Uçak dediğiniz zaman, gemi dediğiniz zaman okuyucunun zihninde anında şekillenir. Ancak 1935′e ait bir uçak söz konusuysa durum farklılaşıyor. Hafızada canlanması daha güçleşiyor. Bunlara özellikle dikkat ediyorum.
Türkiye petrol bakımından dışa bağımlı bir ülke. Sizce romanınızdaki gibi o dönemlerde petrolün önemi anlaşılsaydı ve üzerine gidilseydi, Türkiye şu an kendi petrolünü çıkarıyor olsaydı, dünya dengeleri açısından durum daha farklı olur muydu?
Yıllara varan bir tartışma Türkiye’de petrol var mı yok mu? Raman Petrol Kartalları direkt bu sorunun cevabını aramıyor ve soruya kesin bir cevap vermiyor. Petrol, ülkelerin uğruna birbirini kırdığı kan döktüğü stratejik bir ürün. Ve Anadolu’da bundan yıllar önce petrol çıkarmak için insanüstü çaba harcanmış. Doğa şartları, insani engellemeler. Bu, romanın değil tarihin gerçeği. Yine romanda adı geçen Gulbankyan planı bu da tarihin bir gerçeği. Türkiye sonuçta o dönem de ve bu dönemde bir geçiş yolu Truva atı olarak görülmüş. Türkiye’de petrol bana göre var mı? Evet var, ancak romanda da sık sık Fransız karakter Jean Piere’nin altını çizdiği gibi çok derinde. Ve bu yüzden de çıkartılması çok kolay değil. Ancak biz o kadar az kuyu açmışız ki bu düşündürücü. Yine yeni çıkan petrol yasası da çok ilginç. Sessiz sedasız meclisten geçti. TPAO’nun özelleştirilmesi gibi bir durum bu.
Kitabınızda, Türkiye’de ilk petrol arama mücadelesinin yanı sıra, zorlu bir aşk öyküsü de anlatılıyor. Özellikle kadın kahramanlarınız çok güçlü karakterler. 1930′lu yıllarda erkeklerle yan yana mücadele verebilen, yeri geldiğinde kendini tehlikeye atmayı göze alan, kışkırtmalara karşı toplumun en önüne geçip onlara doğruyu gösteren kadınlar var romanınızda. 2000′li yılların kadınlarını da bu kadar güçlü buluyor musunuz?
Hayır bulmuyorum. Çünkü tıpkı kavramlar gibi kadın ve erkek yani cinsiyet konusu da kapitalizmin kuşatması altında. Kadın dediğin şöyle giyinir, şöyle kokar, şöyle davranır… Bu tür dayatmaların altında nasıl bir güçten bahsedebiliriz ki. Bir kere artık hem kadın hem erkek kendilerine biçilmiş rolleri oynuyor. Yani geneli böyle. Çok basit bir şey ben sokağa çıktığım zaman tek tip genç kızlar genç adamlar görüyorum. Birbirinden ayırt etmek cidden çok zor. Saç modellerinden konuşma biçimlerine kadar. Şu anda iş hayatında belki daha çok yere sahip kadın fakat sadece işini yapan ve başka meselelerle ilgilenmeyen… İşte bu da robotlaştırılmış insan tipi örneği. Şu anda sadece kadınlar değil erkeklerde böyle. Dediğim gibi kapitalizmin yansımaları. Kibarlaştırılmış hali ile küreselleşme diyelim.
Kitapta sıkça vurgu yapılan bir konuda kardeş halkların birbirine düşman edilmesi. Enternasyonal bir roman. Toplumun kışkırtılmasında din adamlarının da etkili olduğu fikri çıkıyor Raman Petrol Kartalları’nı okuduğumuzda. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Raman Petrol Kartalları evet enternasyonal bir öykü. Zaten kahramanları enternasyonal. Mihayloviç Rus, Jean Pierre Fransız, Fiona İrlanda asıllı bir Amerikalı, Cevdet Türk. Karakterlerin her birinin Anadolu ile kesişen bir öyküsü var. Birinin babası Fransızların Antep İşgali sırasında hayatını kaybetmiş, diğerinin babası Mustafa Suphi’nin ölümüne karıştığı suçu iddiası ile Sovyetler’den sürülmüş. Her şeyden önemlisi mazlum halkların yanında yer alan karakterler. Hiç bir toplumun halkına düşman değiller. Onları yönetenlerin, politikacıların karşısındalar. Ve evet din adamları meselesi. Ben bir şey söylemek istiyorum . Çok değil geride bıraktığımız kasım ayında bir TV kanalında tesadüfen bir programa rastladım. Bir din uzmanı konuşuyor. Önce Arapça bir şeyler okudu. Ardından Türkçeye çevirdi. Aynen şöyle dedi. “Allah-u Teala der ki, bir Müslüman, bir Hıristiyan ya da bir Yahudi ile dostluk kurmamalı” Tüylerim diken diken oldu. O tarihlerde de gerek Hıristiyan din adamları gerek Müslüman din adamları bu şekilde toplumsal kışkırtıcılık görevini üstlenmiş. Ne yazık ki din, siyasetin o dönemde de mayasıydı, şimdi de.
Peki bundan sonra sizi yine tarihi bir romanla mı okuyacağız?
Tarihin arka fon olduğu bir öykü diyebiliriz. Dünden bugüne ve yarınlara ayna tutmaya çalışacak bir öykü.
Üçüncü Yılında Attila İlhan
“…bir yerde artı sonsuzum…”
Kalemini, ödünç vermeyi hiç sevmezdi. Hem öyle cakalı dolmakalem falan da kullanmazdı. Şöyle, yazma hızına yetişebilecek; harfleri, kayarcasına kağıda mürekkebini döken kalemleri severdi; kağıdın arka tarafına iz bırakmayacak; temiz yazı çıkartabilecek kalemlerden kullanırdı; pilot kalem veya ucu keçeli kalem gibi. Diyelim ki bir an için kaleme ihtiyacım oldu ve ödünç istedim ondan. Yazım biter bitmez kalemini geri isterdi. Ama ertesi gün bir bakardım aynı kalemden bana da almış. Kalemini paylaşmazdı, ödünç bile vermeye nazlanırdı çünkü liseden beri kalemlerini, kendisi için uğur sayardı. Okulda sınava uğurlu kalemiyle girerdi. Çocukluk mu sayılır? Biliyorsunuzdur Attila İlhan’ın inançları yoktu. Ama uğurları vardı. Böyle şeylerin çocukluktan çok, insanın hayatına renk kattan şeyler olduğunu düşünüyorum.
Onun yazısı, kolay okunur gibi gözükse de pek de kolay okunmazdı. Ama yazısı, kağıda döküldüğünde muntazam görünürdü. Yazısında a harfini, daktilo a’sı olarak yazardı. Yazılarını önce elle yazar sonra daktiloya çekerdi. Bilgisayar kullanmayı öğrendiğinde(1996) elbette daktilonun yerini bilgisayar aldı.
“Boynuna o yeşil Fuları sarma çocuk, gece trenlerine binme kaybolursun
sokaklarda mızıka çalma çocuk vurulursun”
Attila Kaptan, çocukluğunda çok iyi mızıka çalarmış hem de nota bilmeden. Onun sesinden okuyun diye, bir sohbettinden o günlere dair alıntı yapayım : “Bütün çocuklar, alırdı.Özellikle İzmir’de çok modaydı. Merak saldıydım ve bir mızıka sahibi oldum. Notası falanı yok, öğrenmeye de gerek yok, kulağı keskin olan birisi herhangi bir müziği dinledikten bir müddet sonra çalabiliyordu. O zaman tabii Karşıyaka’da oturuyoruz. İzmir’de ben ağız mızıkası çalmayı bilen ve bununla küçük bir şöhret yapmış olan bir öğrenciydim…”
“nasıl doğmakla başlarsa ölüm
ölmekle başlar öyle hayat
bil ki dünyayı sarsan sıçramalar
birikmiş şuurlarla gelir”
Mızıka çalan o küçük çocuk ve onun nesli İstiklal Savaşının hemen ertesinde doğmuş bir nesildir. Cumhuriyetimizin ilk neslidir, onlar. Bize sıçramayan ancak ülkemizi de def gibi geren İkinci Dünya Savaşı’nın yokluğuyla ,gerilimiyle büyümüş bir nesildir. Attila Kaptan, savaşın, çocukları erken olgunlaştırdığını söylerdi: “Harp çocukları erken büyür,çabuk olgunlaşır. Bizim neslimiz savaş neslidir. Biz ilkokulda iken İtalya-Habeşistan Savaş’ı vardı. Arkasından İspanya İç Savaş’ı başladı. Ortaokula geçtiğimiz yıllarda da İkinci Dünya Savaşı, yani savaş içinde büyüdük. Savaş, zordur. Bunun bize verdiği bir iyi taraf var, yalnız,ondan şikayetçi değilim. Savaş nesli çocukları, meraklıdırlar. Çünkü savaş dolayısıyla neler olup bittiğini öğrenmek zorunda kalıyorduk ve merak ediyorduk. Ben gece yarıları radyonun başına geçip Londra’dan veya Moskova’dan cephedeki durumu öğrenmeye çalıştığımı hatırlarım, “acaba ne olacak diye?”.
Neden Attila Kaptan’ın harplerle ilgili bu sözlerinden bahsettim? Onunla tatil için Çeşme’ye gitmiştik. Sabah saatlerinde sahildeyiz. Küçük çocuğuyla denizde oynayan bir anne ve babanın mutluluğunu gösterip : ” Şu küçük mutlu aile, bütün dünyayı etkileyecek bir savaş çıktığında bugünlerini arar. Şu günlerinin kıymetini bilseler. Umarım savaş,yaşanmaz…” Savaşla ilgili bir cümle daha ekleyerek başka konularda sohbete geçmiştik. O son cümleyi, şimdi paylaşmayacağım ama önemli bir diyalektik görüştür.
Kendi adıma Attila Kaptan’dan çok şey öğrendiğimi söyleyebilirim. On yıl süresince büyük ve önemli olduğunu düşündüğüm şeyler veya küçük ama insan hayatına renk katan şeyler…Attila Kaptan, gündelik hayat içinde insanların unuttuğu veya farkında olmadığı, hayata dair şeyleri gündelik yaşama, tekdüzeliği yırtarak öyle bir dahil ederdi ki o gün birden renklenirdi; Kanlıca’da hanidir görünmeyen yalıçapkını kuşunu görmesi ,sohbetin bir kenarına ilişiverirdi veya hınzırlığıyla benim çok sevdiğim denizdeki karabatağım, akşamüzeri yapılan sohbetin konusu olurdu. Veya İzmir’de gökyüzünde beliren kırmızı ay. Ben, kırmızı ayı ilk onunla gördüm. Yine tatil için Çeşme’deydik. Bazı akşamlar, kaldığımız otelin deniz manzaralı balkonunda vakit geçiriyor, sohbet ediyorduk. Balkon,kalabalık ve gürültüden kurtulmak için en iyi mekanlardan biriydi. Bu defa, yaz mevsiminin sonuna doğru tatile çıkabilmiştik . “Bak!” dedi, ” Birazdan ay kırmızı doğacak”. Çok şaşırmıştım, kendini kıpkızıl gösteren aya. Şaşkınlığıma tebessüm ederek ,”Bak işte sana bunu da öğrettim” diyor peşi sıra gökyüzünde farklı yerlerden kayan yıldızları gösteriyordu. O güne kadar gökyüzünde kayan yıldızları bir türlü yakalayamayan ben, yine bu başarısızlığımı göstermiş, kaptanın gösterdiği yönde hızla belirip kaybolan yıldızları yakalayamamıştım. Sonunda benim kayan yıldızları görme çabam bir komediye dönüşmüştü. Benim komik çabam, onun dudağının kenarında kıvrılan ‘müşfik’ bir tebessüme neden olmuştu. Şimdi gittiğin yerde aynı tebessümle bana gülümsediğini, sadece bana değil, tanıdığı tanımadığı bütün gençlere ümit zerkettiğini biliyorum.
Kalemini, sevdiklerine bile ödünç vermek istemeyen Attila Kaptan, herkesin bildiği gibi yazdığı süre içinde kalemini hiç satmadı. Onun kaleminden doların yeşil mürekkebi hiç akmadı. Onun yaşamından ders almak isteyenler için, onu, içinde yaşatanlar için, buralardan gidişinin üçüncü yılında onu anılarıyla anmak istedim.
Kaptana tebessümle…
Not: 10.ekim 2005 tarihinde gece saat 10 sularında artı sonsuzluğa dönüşüveren Attila İlhan, bu sene yine aşiyandaki mezarı başında anıldı. Eminim, vefalı dostları, hayranları, onu tanıyanlar, tanımayıp uzaktan sevenler de ordaydılar. Ben aşiyana gidemiyorum ama bazı arkadaşlarım ve büyüklerim de vefa örneği gösterip katılmış; onu, anılarını tazeleyerek anmışlar. Aralarında beni soranlar olmuş. Kim olduğunu bilmediğim pek de merak etmediğim birileri, hakkımda, büyüklerime yanlış bilgiler vermiş. Bu yanlış bilgiyi beni merak edenler için düzeltmek isterim. Denilmiş ki ” Belgin Sarmaşık, Attila İlhan Kültür Merkezi’nin başında, orada çalışıyor.” Hayır, efendim, Attila İlhan Kültür Merkezi’nde çalışmıyorum. Sözkonusu Kültür Merkezi’nde, tanımıyorum, ama eminim iyi şeyler yapmaya uğraşan gençler vardır. Ancak benim onlarla bir çalışmam yoktur. Ben, kendi çalışmalarımı yapıyorum ve yazmaya devam ediyorum. Beni merak edenler için bu yanlışı düzeltmek istedim.
Belgin Sarmaşık
19 Ekim 2008
İstanbul

