Samsunvizyon Dergisi’nden
Müjgan Tekin ismi belki başlangıçta pek tanıdık gelmeyebilir sizlere. Bu, O’nun doğallığından ve alçak gönüllülüğünden kaynaklanıyor biraz da. Tıpkı 2004’ten 2008’e kadar birçoğunuzun çok iyi bildiği ve hiçbir bölümünü kaçırmadan izlediğimiz Banu Avar’la “Sınırlar Arasında” programının metinlerini sessiz sedasız yazdığı günlerdeki gibi.
Müjgan Tekin, ilk kitabı “Çöldeki Balıklar”ın üzerinden henüz bir sene bile geçmeden ikinci romanı “Raman Petrol Kartalları”nı yayımladı. Aynı zamanda edebiyat kulislerinde yeniden iyiden iyiye konuşulmaya başlanan “Toplumcu Gerçekçilik” akımının günümüzdeki öncülerinden olan Müjgan Tekin’le İstanbul’da görüştük ve kendisine yeni kitabıyla ilgili sorular sorduk.
Tam bir yıl içinde iki roman çıkardınız. Raman Petrol Kartalları’nda Türkiye’de yayınlanan ilk petrol romanı. İki romanınızda bugün pek fazla yazımına cesaret edilemeyen Toplumcu Gerçeklik tarzında. Bu seçim neden?
Öncelikle yazmak benim için olmazsa olmaz vazgeçilmez bir yaşam biçimi. Toplumculukta tıpkı yazmak gibi. Yani içinde yaşadığım dünyanın, ülkenin, şehrin, sokakların insanlarının sorunları benimde sorunum. Sevinçleri benimde sevincim. Mazlumdan yana olmak acılara başkalarının acıları diye bakmamak seçimim mi bilmiyorum. İnsan olana yaraşan bir yaşam felsefesinin bende yansıması toplumculuk. Bir de işin içine, hayatını yazdıklarını emekle kazanma mücadelesi girince o toplumun bir parçası olmanız kaçınılmaz. Kaba tabiri ile tırnaklarınızla kazıya kazıya geleceğinizi çizmek diyebilirim. Malum çağımız alavere dalavere işlerin sabun köpüğü sözde eserlerin çağı. Onların arasında kendinize bir yer bulmak bir hayli zorlayıcı. Ama edebiyat yapıyorsanız, işiniz gerçekten sanatsa bu kimi zaman yoran, kimi zaman özel olduğunuzu hissettiğiniz mücadelede güçleniyorsunuz.
Çöldeki Balıklarda kullandığınız devinimli kurgu Raman Petrol Kartalları’nda da okuyucuyu karşılıyor. 1935 Amerika’sında bir boks maçı ile başlıyor roman. Tıpkı bugünkü gibi krizin pençesinde Amerika. Ve sizin anlatımınızla şilep işçilerinin, sokaklarda ekmek çalan çocukların dramını birebir seyrediyoruz. Daha önce Amerika da bulundunuz mu?
( yazar gülüyor) Hayır daha önce Amerika’da bulunmadım. Ve hatta Amerika da iyi ki bulunmamışım dedim romanı yazdıktan sonra. Çünkü okuyucudan gelen tepkilerde özellikle romanın ilk elli sayfasının geçtiği Amerika bölümünün etkileyiciliğini gördüm.. Bir çoğu uzunca bir sürede Amerika da kaldığımı düşünüyordu. Ama eğer uzunca bir süre Amerika’da kalsaydım inanıyorum ki düş gücüm kısıtlanacaktı. Tasvir ederken gerçekler düş gücü ile buluşmalı. Görsel hafızam gördüğü bir mekânı yazı diline dökerken zihne hapsettiği karelerle yetinebilirdi. Amerika’yı daha önce görmediğim için sonsuz bir düş gücü dönemin fotoğrafları ile birleşti.
Romanı okurken özellikle ilk 70 80 sayfa şaşırıyor insan. Boks maçı ardından tiyatroda çıkan yangın ve Birleşik Devletlerin komünist avı, İrlandalı kadının başından geçenlerle, romanın baş karakteri Cevdet’in emperyalizme karşı kesişen hayat öyküleri, Teksasda ki petrol tesisleri, Bay Chester’ın ofisinde karşılaşılan küçük çocuğun gelecekte Amerika’nın başına geçen Baba Bush oluşu. İzleyerek okuyoruz Romanı. Bu sizin seçiminiz mi?
Görsel dili yazı dili ile birleştirmek ilk romanda da kullandığım bir seçimdi. Ancak tabi Raman Petrol Kartallarının ortaya çıkış süreci çok ilginç. Petrol Kartalları roman olmadan önce bir senaryoydu. Sevgili arkadaşım Selim Hasbal, İzmir’e petrol üzerine gerçekleşen bir programın çekimine gitmişti. Orada oldukça etkileyici bir bayanla tanışmış. Sayın Mehlika Taşman. Türkiye’nin ilk petrolcülerinden. Çağdaş ve güçlü bir kadın. Düşünebiliyor musunuz 1940’lı yıllarda Batman’da Raman Dağının eteklerinde erkeklerle birlikte çalışan tek kadın. Selim, İzmir seyahati dönüşü bana bu öyküden bahsetti. Biz bu öyküden esinlenerek bir sinema filmi yapmak istedik. Senaryoyu geliştirdik. Ancak Türkiye’nin bir gerçeği var. Sinema sektörü tekelleşmiş durumda. Üstelik toplumsal film yapmak bir hayli zor. Ne yazık ki dünyada ki akım gibi ülkemiz de sabun köpüğü işler revaçta.
Roman üç bölümden oluşuyor. Amerika bölümünün geçtiği Garp, Karakterlerin genç Türkiye Cumhuriyeti tarafından davet edilmesi sonucu Petrolle ilgili araştırmalara başladıkları Ankara ve son olarak çetin bir mücadele verdikleri, derin aşkların yaşandığı Raman Dağı eteklerinde geçen Şark bölümü. Romanı Garp Ankara ve Şark olarak üçe ayırmanızın nedeni var mı?
Evet özellikle üçe ayırdım. Seçtiğim isimler aslında sembolik. Garp o dönemde güçlü olanı temsil ediyor. Oysaki güç kimin gücü ve nasıl bir güç. Bugün de bunu görüyoruz. Dünyaya hakim olmak isteyenler kendilerini güçlü ilan ediyor ve diğerleri bu gücü sorgulamadan kabule diyor. Şu güya sözde Irağı özgürleştirme harekâtında da görmedik mi bunu. Savaş başlamadan Amerika’nın son model füzeleri, Petriotları…TV kanallarından günlerce izledik. En sonunda vay be insansız uçaklar bilmem kaç km’den vuran tanklar. Savaş başlamadan Amerika galipti. İşte o dönemde de Garp kimilerine göre güçlüydü. Ancak imaretlerde çorba kuyruğunda bekleyen insanlar, boks maçına umudunu bağlamış göçmenler vardı 1935 Amerika’sında . Ankara’ya gelince: Yeni kurulmuş bir cumhuriyet içinde batıya özenen aydınlar, bir yandan üretmeden bağımsızlık olmayacağına inananlar. Şarkta ise savaşın yorgunluğundan kurtulmaya çalışan Anadolu halkları. Petrolle ümitlenen genç kara yağız köylü çocukları, mazlumlar… İşte sözde güçlü Garp, Bağımlılık mı Bağımsızlık mı Ankara ve Mazlum Şark…
Peki Cevdet , Mihayloviç, Jean Pierre ve Munise onların yeri neresi?
Tabiki Şark. Cevdet babasını Çanakkale’de kaybetmiş bir petrol mühendisi, Mihayloviç kendi topraklarından sürgün yemiş bir babanın oğlu, Jean Pierre Babasını Kurtuluş Savaşı sırasında Antep’te işgal ordularının eri olarak kaybetmiş bir babanın evladı. Munise yüreği hem bir kadın olarak çarpan hem de dünyayı insanlığın kurtaracağına inanan genç bir kız.Hepsi Mazlumdan yana.
Peki ama bir Rus, bir Fransız Anadolu’nun geleceği için neden çalışmak istesinler. Bu biraz ütopik değil mi?
Hiç ama hiç değil. Hatta içinde gerçeklik payı olan bir öykü. Bakın soru cevapla bulmaya çalışalım. Benim doğum yerimi seçme şansım var mı?
-Hayır
Güzel. Peki doğduğum aileyi seçme şansım var mı?
-Hayır
Peki dinimi seçme şansım var mı? Doğarken yok değil mi?
- Evet yani doğarken seçme şansınız yok.
Öyleyse ben bir Rus ya da bir Fransız olarak dünyaya gelebilirdim. Ya da bir Hıristiyan bir Yahudi olarak öyle mi?
- Evet gelebilirdiniz.
Öyleyse önemli olan yine altını çiziyorum Mazlumdan yana olmak. Politikacıların kirli savaşında yer almak bir seçim. Dinde öyle. Din benim romanımın geçtiği tarihlerde de şimdi de ne yazık ki siyasete maya olarak kullanılıyor. Ama hangi toprakta olursa olsun mazlum halkların yanında olmak insanlık seçimidir. Benim kahramanlarım da dönemin kana doymayan güçlerinin yanında değil, insanlığın yanında olmayı seçmişlerdir.
Romanda Mustafa Kemal’in, Cevdet ve dostlarını Florya köşkünde ağırladığı bölümler oldukça etkileyici. Özellikle Mustafa Kemal’in arabasının yerli petrolle dolma isteğini söylediği cümleler. Bu sayfalarda gerçeklik payı var mı?
Romanın ana teması gerçek. Fakat yan öğeleri düş gücü. Ancak o dönemde Genç Türkiye Devletinin ileride tam bağımsız kalması için bu istek mevcuttu.
Yani sizce şimdi Türkiye tam bağımsız değil mi?
Keskin bir soru oldu. Sizce tam bağımsız mı? Eğer sadece bayrakla tam bağımsızlık olduğuna inanıyorsanız evet. Ancak buna inanmıyorsanız hayır. Yani üretmeyen sürekli tüketen bir ülke bağımlıdır. Ben 28 yaşındayım. 17 yaşımdan beri yani olaylara az çok bilimsel çerçeveden bakmaya başladığımdan beri Türkiye’de tartışılan konular değişmedi. PKK, Laiklik, İrtica… Biz bunlarla yatıp bunlarla kalkarken iyice dışarıdan tüketen bir toplum olduk. Gençlerimiz vatan toprakları için ölmek adına büyür oldu. Bilim insanlarımız laikliği korumak adına basında demeç yarışına girdi. Ama giden bir şey var. Ekonomi. Ekonomik olarak her gün bir parça daha bağımlıyız. Ekonomisi kendine ait olmayan bir ülke sınırlarını koruma adına istediği kadar harekâtlar düzenlesin, irtica ile istediği kadar mücadele etsin Bağımsız olamaz. Bu evde de böyle değil mi? Para kazanamayan genç istediği kadar özgür olduğunu düşünsün parayı anneden ya da babadan alıyorsa bağımlıdır.
Öyleyse Türkiye’de petrol var ve biz üretmiyoruz. Raman Petrol kartalları bunu mu ispatlıyor?
Çok değil bir ay önce Türkiye’de Petrol var haberleri basının gündemindeydi. Manisa ve Diyarbakır örneğinden bahsediyorum. Romana gelince, Raman Petrol Kartalları direkt bu sorunun cevabını aramıyor ve soruya kesin bir cevap vermiyor. Petrol, ülkelerin uğruna birbirini kırdığı kan döktüğü stratejik bir ürün. Ve Anadolu da bundan yıllar önce petrol çıkarmak için insanüstü çaba harcanmış. Doğa şartları, insani engellemeler. Bu, romanın değil tarihin gerçeği. Yine romanda adı geçen Gulbankyan planı bu da tarihin bir gerçeği. Türkiye sonuçta o dönem de ve bu dönemde bir geçiş yolu Truva atı olarak görülmüş. Türkiye’de petrol bana göre var mı? Evet var ancak romanda da sık sık Fransız karakter Jean Piere’nin altını çizdiği gibi çok derinde. Ve bu yüzden de çıkartılması çok kolay değil. Ancak biz o kadar az kuyu açmışız ki bu düşündürücü. Yine yeni çıkan petrol yasası da çok ilginç. Sessiz sedasız meclisten geçti. TPAO’nun özelleştirilmesi gibi bir durum bu. Düşünebiliyor musunuz devlet adına petrol arama yetkisi kaldırılıyor. Yani rezervleri arama yetkisi yabancı şirketlere veriliyor. Tüm bunların sebepsiz olduğunu düşünmek biraz safça olmaz mı? Sonra bakın yine bir Devrim arabaları gerçeğimiz var. Üretimi durdurulan bir otomobil gerçeği. Biz üretmeden tüketen bir ülkeyiz. Üretimin önüne sürekli engeller çıkaran bir bürokratik zihniyetin olduğu bir ülkeyiz.. Sadece bayrakla bağımsızlık olmaz sanırım. Ancak bizde bir bayrak bağımsızcılığı var. Yani ulusal günlerde sokaklara çıkarız, milli maçlarda gururlanırız. Ancak toplumca asla şunu sormayız. Niçin üretmiyoruz? Petrol de böyle bir şey madem var olabileceğine inanıyoruz niçin kuyu açmıyoruz? Şimdi adına globalleşme dediğimiz kapitalizm bağımsızlık kavramını da değiştirdi. İçi boşaltılmış kavramlarla kör dövüş yapıyoruz. Toplumsal reflekslerimiz bile bunun göstergesi. Bayrakla vatanseverlik ya da bayrağa karşı durmakla modernizim. Bana göre ikisi de içi boşaltılmış kavramların kendilerine sıfat buldukları iki taraf. Petrolün var olup olmadığına gelecek olursak Manisa ve Diyarbakır önümüzde.
Raman Petrol Kartallarının Munise’si 1930’lu yılların sonunda erkeklerle Raman Dağının eteklerinde kuyuların başında çalışıyor. Yine diğer kadın karakterlerde toplumsal kışkırtmaların karşısına dikilecek güçte. Şimdiki kadınlarla o dönemin kadınları arasında sizce ne gibi farklar var?
Kadın ve erkek kavramları şu anda kapitalizmin kuşatmasında altında. Küreselleşme denilen kavram insanları tek tipleştiriyor. Kadın dediğin şöyle olur, böyle giyinir, şunu sürer. Dolayısıyla sokağa bir çıkıyorsunuz birbirinin kopyası kadınlar. Ayır edici özelliklerini kaybetmiş kadınlar. Gerçi erkeklerde de durum böyle. Evet belki şu anda baktığımızda tüm dünyada kadın daha özgür gibi gözüküyor. İş hayatında çok daha fazla söz sahibi gibi. Ama nasıl? Sadece kendi işi ile ilgilenen. İnsanoğlu sanırım gittikçe robotlaştırılıyor. Dolayısıyla benim romanımdaki kadınlar 1930’lu yılların kürselleşmeden nasibini almamış kadınları. Munise dişiliğinin farkında, sürmesini de çeken, tayyörünü de giyen bir kadın. Fakat yirmi dört saatini nasıl göründüğünü düşünerek geçirme lüksüne sahip değil. İkinci dünya savaşı patlak vermiş, Daha ülkesi birinci dünya savaşının izlerini silememiş. Gelecek için insanlık için bir şeyler yapma telaşında Munise.
Son olarak Raman Petrol Kartalları ile siz okuyucuya ne demek istediniz?
Raman Petrol Kartalları enternasyonal bir öykü. Kahramanları enternasyonal. Mihayloviç Rus, Jean Pierre Fransız, Fiona İrlanda asıllı bir Amerikalı, Cevdet Türk. Karakterlerin her birinin Anadolu ile kesişen bir öyküsü var. Birinin babası Fransızların Antep İşgali sırasında hayatını kaybetmiş, diğerinin babası Mustafa Suphi’nin ölümüne karıştığı suçu iddiası ile Sovyetlerden sürülmüş. Her şeyden önemlisi mazlum halkların yanında yer alan karakterler. Hiç bir toplumun halkına düşman değiller. Onları yönetenlerin politikacıların karşısındalar. Bu romanla insanlığın kazanabileceğine inancımı okuyucu ile paylaşmak istedim diyebilirim.
Eğer yazıyı beğendiyseniz ya da ekleyecekleriniz varsa, lütfen yorumunuz yazın veya RSS aboneliği ile yeni yazılardan anında haberdar olun.



Yorumlar
Henüz Yorum Yok.
Yorum Yazın