Üçüncü Yılında Attila İlhan
“…bir yerde artı sonsuzum…”
Kalemini, ödünç vermeyi hiç sevmezdi. Hem öyle cakalı dolmakalem falan da kullanmazdı. Şöyle, yazma hızına yetişebilecek; harfleri, kayarcasına kağıda mürekkebini döken kalemleri severdi; kağıdın arka tarafına iz bırakmayacak; temiz yazı çıkartabilecek kalemlerden kullanırdı; pilot kalem veya ucu keçeli kalem gibi. Diyelim ki bir an için kaleme ihtiyacım oldu ve ödünç istedim ondan. Yazım biter bitmez kalemini geri isterdi. Ama ertesi gün bir bakardım aynı kalemden bana da almış. Kalemini paylaşmazdı, ödünç bile vermeye nazlanırdı çünkü liseden beri kalemlerini, kendisi için uğur sayardı. Okulda sınava uğurlu kalemiyle girerdi. Çocukluk mu sayılır? Biliyorsunuzdur Attila İlhan’ın inançları yoktu. Ama uğurları vardı. Böyle şeylerin çocukluktan çok, insanın hayatına renk kattan şeyler olduğunu düşünüyorum.
Onun yazısı, kolay okunur gibi gözükse de pek de kolay okunmazdı. Ama yazısı, kağıda döküldüğünde muntazam görünürdü. Yazısında a harfini, daktilo a’sı olarak yazardı. Yazılarını önce elle yazar sonra daktiloya çekerdi. Bilgisayar kullanmayı öğrendiğinde(1996) elbette daktilonun yerini bilgisayar aldı.
“Boynuna o yeşil Fuları sarma çocuk, gece trenlerine binme kaybolursun
sokaklarda mızıka çalma çocuk vurulursun”
Attila Kaptan, çocukluğunda çok iyi mızıka çalarmış hem de nota bilmeden. Onun sesinden okuyun diye, bir sohbettinden o günlere dair alıntı yapayım : “Bütün çocuklar, alırdı.Özellikle İzmir’de çok modaydı. Merak saldıydım ve bir mızıka sahibi oldum. Notası falanı yok, öğrenmeye de gerek yok, kulağı keskin olan birisi herhangi bir müziği dinledikten bir müddet sonra çalabiliyordu. O zaman tabii Karşıyaka’da oturuyoruz. İzmir’de ben ağız mızıkası çalmayı bilen ve bununla küçük bir şöhret yapmış olan bir öğrenciydim…”
“nasıl doğmakla başlarsa ölüm
ölmekle başlar öyle hayat
bil ki dünyayı sarsan sıçramalar
birikmiş şuurlarla gelir”
Mızıka çalan o küçük çocuk ve onun nesli İstiklal Savaşının hemen ertesinde doğmuş bir nesildir. Cumhuriyetimizin ilk neslidir, onlar. Bize sıçramayan ancak ülkemizi de def gibi geren İkinci Dünya Savaşı’nın yokluğuyla ,gerilimiyle büyümüş bir nesildir. Attila Kaptan, savaşın, çocukları erken olgunlaştırdığını söylerdi: “Harp çocukları erken büyür,çabuk olgunlaşır. Bizim neslimiz savaş neslidir. Biz ilkokulda iken İtalya-Habeşistan Savaş’ı vardı. Arkasından İspanya İç Savaş’ı başladı. Ortaokula geçtiğimiz yıllarda da İkinci Dünya Savaşı, yani savaş içinde büyüdük. Savaş, zordur. Bunun bize verdiği bir iyi taraf var, yalnız,ondan şikayetçi değilim. Savaş nesli çocukları, meraklıdırlar. Çünkü savaş dolayısıyla neler olup bittiğini öğrenmek zorunda kalıyorduk ve merak ediyorduk. Ben gece yarıları radyonun başına geçip Londra’dan veya Moskova’dan cephedeki durumu öğrenmeye çalıştığımı hatırlarım, “acaba ne olacak diye?”.
Neden Attila Kaptan’ın harplerle ilgili bu sözlerinden bahsettim? Onunla tatil için Çeşme’ye gitmiştik. Sabah saatlerinde sahildeyiz. Küçük çocuğuyla denizde oynayan bir anne ve babanın mutluluğunu gösterip : ” Şu küçük mutlu aile, bütün dünyayı etkileyecek bir savaş çıktığında bugünlerini arar. Şu günlerinin kıymetini bilseler. Umarım savaş,yaşanmaz…” Savaşla ilgili bir cümle daha ekleyerek başka konularda sohbete geçmiştik. O son cümleyi, şimdi paylaşmayacağım ama önemli bir diyalektik görüştür.
Kendi adıma Attila Kaptan’dan çok şey öğrendiğimi söyleyebilirim. On yıl süresince büyük ve önemli olduğunu düşündüğüm şeyler veya küçük ama insan hayatına renk katan şeyler…Attila Kaptan, gündelik hayat içinde insanların unuttuğu veya farkında olmadığı, hayata dair şeyleri gündelik yaşama, tekdüzeliği yırtarak öyle bir dahil ederdi ki o gün birden renklenirdi; Kanlıca’da hanidir görünmeyen yalıçapkını kuşunu görmesi ,sohbetin bir kenarına ilişiverirdi veya hınzırlığıyla benim çok sevdiğim denizdeki karabatağım, akşamüzeri yapılan sohbetin konusu olurdu. Veya İzmir’de gökyüzünde beliren kırmızı ay. Ben, kırmızı ayı ilk onunla gördüm. Yine tatil için Çeşme’deydik. Bazı akşamlar, kaldığımız otelin deniz manzaralı balkonunda vakit geçiriyor, sohbet ediyorduk. Balkon,kalabalık ve gürültüden kurtulmak için en iyi mekanlardan biriydi. Bu defa, yaz mevsiminin sonuna doğru tatile çıkabilmiştik . “Bak!” dedi, ” Birazdan ay kırmızı doğacak”. Çok şaşırmıştım, kendini kıpkızıl gösteren aya. Şaşkınlığıma tebessüm ederek ,”Bak işte sana bunu da öğrettim” diyor peşi sıra gökyüzünde farklı yerlerden kayan yıldızları gösteriyordu. O güne kadar gökyüzünde kayan yıldızları bir türlü yakalayamayan ben, yine bu başarısızlığımı göstermiş, kaptanın gösterdiği yönde hızla belirip kaybolan yıldızları yakalayamamıştım. Sonunda benim kayan yıldızları görme çabam bir komediye dönüşmüştü. Benim komik çabam, onun dudağının kenarında kıvrılan ‘müşfik’ bir tebessüme neden olmuştu. Şimdi gittiğin yerde aynı tebessümle bana gülümsediğini, sadece bana değil, tanıdığı tanımadığı bütün gençlere ümit zerkettiğini biliyorum.
Kalemini, sevdiklerine bile ödünç vermek istemeyen Attila Kaptan, herkesin bildiği gibi yazdığı süre içinde kalemini hiç satmadı. Onun kaleminden doların yeşil mürekkebi hiç akmadı. Onun yaşamından ders almak isteyenler için, onu, içinde yaşatanlar için, buralardan gidişinin üçüncü yılında onu anılarıyla anmak istedim.
Kaptana tebessümle…
Not: 10.ekim 2005 tarihinde gece saat 10 sularında artı sonsuzluğa dönüşüveren Attila İlhan, bu sene yine aşiyandaki mezarı başında anıldı. Eminim, vefalı dostları, hayranları, onu tanıyanlar, tanımayıp uzaktan sevenler de ordaydılar. Ben aşiyana gidemiyorum ama bazı arkadaşlarım ve büyüklerim de vefa örneği gösterip katılmış; onu, anılarını tazeleyerek anmışlar. Aralarında beni soranlar olmuş. Kim olduğunu bilmediğim pek de merak etmediğim birileri, hakkımda, büyüklerime yanlış bilgiler vermiş. Bu yanlış bilgiyi beni merak edenler için düzeltmek isterim. Denilmiş ki ” Belgin Sarmaşık, Attila İlhan Kültür Merkezi’nin başında, orada çalışıyor.” Hayır, efendim, Attila İlhan Kültür Merkezi’nde çalışmıyorum. Sözkonusu Kültür Merkezi’nde, tanımıyorum, ama eminim iyi şeyler yapmaya uğraşan gençler vardır. Ancak benim onlarla bir çalışmam yoktur. Ben, kendi çalışmalarımı yapıyorum ve yazmaya devam ediyorum. Beni merak edenler için bu yanlışı düzeltmek istedim.
Belgin Sarmaşık
19 Ekim 2008
İstanbul
Eğer yazıyı beğendiyseniz ya da ekleyecekleriniz varsa, lütfen yorumunuz yazın veya RSS aboneliği ile yeni yazılardan anında haberdar olun.



Yorumlar
Henüz Yorum Yok.
Yorum Yazın