Garp Şark Ve Sinema…
Gerçek üstü bir sinema filmini andıran rüyanın kahramanlarından biriydim.Yönetmenin sürrealizmin babası olarak bilinen Luis Bunuel olup olmadığını bilmeden hem bir sürrealist filmi seyrediyordum hem de filmin başrolünü oynuyordum.Yoo bu filmin yönetmeni Luis Bunuel olamazdı. Çünkü biz ne Meksika’daydık ne de Fransa’da.Bunuel’in Özgürlük Hayaleti’ndeki gibi akıl dışı ve mantıksal olarak imkansız gibi gözüken olaylar yaşanıyordu ama biraz daha dikkatli bakınca tüm mantıkdışı gözükenlerin aslında yaşandığı ayrımına varıyordum. Rüyamı beyaz perdede seyreden sinemaseverler ise pek şaşkın gözükmüyordu. Gerçekle düşün kesişme noktasında sanki şarkın sesi yükseliyordu.
Yıldızlar yavaş yavaş ışıklarını söndürmüş, Başrol oyuncusu ben denizin düşünceleri üstüne sis çökmüş ruhum yavaş yavaş sessizliğe yenik düşmüştü. Yüksek bir dağın tepesinde doğanın en zor mevsiminde karın içinde bata çıka yürüyordum. Zamanı kestiremiyordu. Sağına soluna bakıyor kimseyi göremiyordu. Ellerini ısıtmalıydı. Cebine doğru götürdü elini. O da ne bir silah. Bu silah onun muydu? Onun olmasa belinde ne işi vardı. Zaman çok hızlı değişiyordu. Göremediği ama sesini duyduğu biri mağaraların birinden bağırıyordu.. Ölümden kurtuluşun tek yolu özgür vatan diyen sesin yankısı ile yürümeye çalışıyordu. Karın içinde ayaklarını hissetmez olmuştu. Sanki zaman yitikti. Hangi tarihti kestiremiyordu. Bir düne bir bugüne bata çıka yürüyordu. Önünden atlılar geçiyor ardından son model uçaklardan bombalar yağıyordu. Sanki sürrealist bir filmin içine düşmüştü. Kağnısını çeken bir kadın çıkmıştı önüne. Sırtında bir bebek. Kar tipiye dönüyordu. Ardından iki tane şalvarlı genç kız karın ortasında hi-pop yapıyordu. Kahraman silahını kime karşı kullanacağını şaşırmıştı. Ses yine bağırmaya başlamıştı, Korkma korkma yürümeye devam et, sakın uyuma uyku gelip bastıracak sakın uyuma donarsın. Kahraman yürüyordu. Karşısına bir ıraklı çocuk çıkıyordu. Bembeyaz kar yavaş yavaş ala dönüyordu. Atlılar geçiyor ardından çocuklar tanklara taş atıyordu. Arkasına bakmadan yürüyordu kahraman Yolun sonuna gelmişti. Uçurumun kenarındaydı. Aşağıya doğru baktı. Gülen insanlar vardı bir şey kutluyorlardı. Sürrealist bir filmi andıran rüya aslında şarkın ta kendisiydi.
Medeniyetler çatışıyordu. Siyasette, sporda ,hayatın içinde ve sinemada…Garp Şark’a üstün geliyordu. Irak savaşının dördüncü yılında artık ölülerin rakamlardan ibaret olduğu alışılmışlıklarımızda doğu’nun sinemasına bakmak istedik.
Snırlar kalkıyordu global bir köy oluyordu dünya. b kocaman global köyde farklılıklara da pek yer yoktu. Tek merkezden üretilmiş streotiplerdik artık. Sinemada da durum aynılıktan yanaydı. Kendini yenileyen Avrupa ve Amerika sinemasının büyük sermaye gücünün gölgesinde sessiz ama derinden ilerleyen bir de şark sineması var.
Biz Garp Şark Ve Sinema yazı dizimizde her ay bir Şark ülkesini politikası ve kültürü ile birlikte sinemasal yönde sizlere aktarma’ya çalışacağız.
Cinemascope’un bu sayısında dikkatlerin üstünde olduğu bir şark ülkesi ve sinemasının kapısını aralıyoruz.
Hafız, Sadi gibi ortadoğunun en ünlü şairlerine ilham vermiş topraklar … İlk saraylar buralarda kurulmuş. 3000 yıl önce bu topraklarda şiirler yazılıyor, resimler yapılıyormuş…
İran…Ortadoğu’nun Kalbi …Bölgenin en güçlü ülkelerinden biri…dünyanın petrol rezervlerinde Suudi Arabistan’dan sonra 2. sırada. Dünyanın Rusya’dan sonra en fazla doğalgaz üreten ülkesi. Amerika ve İsraili diplomatik olarak tanımayan bir ülke…Ve Irak’tan sonra nükleer silah üretimiyle suçlanan ikinci ülke…
Hal böyle olunca bereketli topraklarının bedeli İran sinemasında da yansımalarını gösteriyor.İran sineması sıkıntılı coğrafyasının izleri ile birlikte son yıllarda şarkın sesini duymak istemeyen garbın bile dikkatinden kaçmıyor.
Sinema ve coğrafya birbirinden besleniyorsa eğer kabul etmek lazım ki İranlı yönetmen de belli bir coğrafyanın, toplumsal evrimin ve
kültürün insanı. Bu kültürde şiir çok ağır basıyor. Tabii burada İran
şiirinin resimsel özellikleri de var; yani doğa, İran şiirinde, Fransız
şiirinden başka türlü anlatılıyor. Doğa çok önemli çünkü, İran şairinin
beslendiği kaynak, içinde yaşadığı coğrafyadır: göller, ırmaklar,
ağaçlar savaşlar ve çocuklar…
‘Arkadaşımın evi nerede?’, ‘kirazın tadı’, ‘hayat devam ediyor’…Düşük bütçelerle yapılmalarına rağmen seyircinin içini ısıtan İran filmlerinin son yıllarda en beğenilenleri oldu.
İran Sineması’nı Batı Sineması’ndan farklı kılan bir yan vardı. Bunu kimse inkar edemezdi.Şiir İran sinemasının tam merkezindeydi. Gerçeküstü görünen her şey İran topraklarında gerçekti. Şiirsellikle buluşmuş gerçekçiliği İran’da sanatın her alanında görmek mümkündü. Ancak bu şiirsel gerçekçilik tam olarak ‘da 1930’larda Jean Vigo’nun öncülüğünü yaptığı akımla birebir örtüşmüyor İran’da. Jean Vigo’nun öncülüğünü yaptığı “Şiirsel Gerçekçilik” akımıyla birçok noktada farklılık gösterse de akıma benzer özelliklerde İran sinemasında kendini göstermekte. Özellikle Jean Vigo’nun “Hal ve Gidiş Sıfır ve L’Atalante” filmlerinde kullandığı toplumdan insanlar, çocukların gözüyle dünya ve gündelik yaşam gerçeğinin anlatımı, İran Sineması’nın birçok örneğinde belirginleşmekte.
İran zorlu toprakların üstüne kurulu bir medeniyetti. Zorluklar sinemada kimi zaman kendini sansürle gösteriyordu. Sözle söylenemeyenler İran sinemasında kendine farklı bir metot buluyordu. Dramaturji…İran Sineması , sansürün etkisi ile, göstergelere en çok yer veren sinemalardan birisidir.Sanırım bu durum da İran Sinemasını ülke sinemaları arasında farklı bir yere koyabiliriz.
Sinema eleştirmenlerinin ortaklaşa üzerinde durdukları konu İran Sinema’sının bu özelliğidir.Göstergeler üzerinden giden İran Sineması sinematik dil ile izleyicinin zihinlerine nüfuz etmeyi başardı.
İlk büyük hamlesini 1971′de Dariush Mehrjui’nin Venedik Film Festivali Altın Aslan ödüllü filmi “inek” ile yasamış olsa da, 80′lerin ortasından itibaren bir Rönesans yasadı İran Sineması, özellikle Abbas Kiorastami, Amir Naderi ve Mohsen Makhmalbaf gibi ustaların sayesinde. Sansürden dolayı içerik olarak daha basit, genelde çocukların merkez rollerde olduğu filmler çekmeye başladılar. Bunlar da, batıdaki film festivallerinde çok beğenildi.
90′larin sonundan itibaren, reformistlerin basa gelmesinden sonra, bir kaç kadın yönetmen de film çekmeye başladı, feminist içerik bir kısım filmlerine sizdi. hatta Makhmalbaf ve Kiorastami de İran’da içeriğinden dolayı gösterilmeyen filmler çektiler. Kiorastami ve Makhmalbaf’in yani sıra, Jafar Panahi, Makhmalbaf’in kızı Samira Makhmalbaf gibi yönetmenlerde İran Sinemasına büyük katkılar sağlamıştır.
Ortadoğu da asırlık savaşların içinde kalmışlığının yansımalarını yaşamın her alanında kendini hissettirmekte. İşte bu yüzden de İran sinemasının bir diğer önemli özelliği de Hollywood karşıtı olmasıdır. … Şarkın Şiiri İran Sineması isimli kitabında Cihan Aktaş: “Müslümanların modernizme yönelik kuşkularının ve sorularının açıklık kazandığı bir tartışma ve yeniden kurma zeminidir İran Sineması….” demektedir. İranlılar sinema aracılığı ile bir yandan moderniz mi sorgulamakta öte yandan da sağlam bir sinematik dil yapısı kurgulamakta…
Yıllardır İran sinemasını dini bir sinema gibi görmek ve göstermek isteyenlerin olduğu yadsınamaz bir gerçek. İran sineması hakkında İran’daki dini ulema ikiye ayrılmış durumda…Bir kısmı tahmin edebileceğiniz gibi “kesinlikle günah” derken bir başka kesim ise “sinemanın bir enstrüman olarak kullanılabileceği” üzerinde durmakta… Humeyni’nin devrim sırasında “video kasetler” ile Fransa’dan nasıl konferanslar verdiği hala hatırlarda…Yani İran Devrimi inşa edilirken etkili olmuş bir enstrümanı, bir kısım ulema şiddetle savunuyor… Hatta Ayetullah Humeyni sinemayı Batının görsel sanatlarla yayılan şeytani kültürüne karşı kullanımı zorunlu bir tebliğ aracı olarak kabul etmiş… Ayetullah Beheşti gibi isimler de sinemanın zaman ve mekandaki değişimlere ayak uydurarak devam etmesi gerektiğini belirtmişler…
Batı sinema ve din öğelerinin birbiri ile çatıştığı İran’da aslında her şeyin bir açıklaması var. Uygulanan ambargolar ve dışlanmışlık hissi İran’ı sinema ile öfkesini boşaltmaya itmiş ve İran sineması protest bir tavır takınmıştır diyebiliriz.Yani coğrafyasının karmaşıklığı İran’da sanata ve sanat yapmak isteyene her dönem tesir etmiş.
İran Sineması için bir dönüm noktası….
Tüm zorluklara rağmen İran’da seksenli yıllardan sonra Sinema adına büyük bir gelişme gerçekleşti. 1983 senesinde sinemaya dair yerli ve yabancı her şeyi bünyesinde barındıran, yöneten ve kontrol eden Farabi Sinema Vakfı kuruldu: Farabi Sinema Kurumu (FCF) etkinlikleri sinema ve film endüstrisinin tüm yönlerini
kapsamaktadır; düşük faizle borç verir, hammadde sağlar, kamera ekipmanları ödünç verir, yapım öncesi birimleri sağlar, çeşitli sinemasal edebiyat basımı yapar ve film festivallerini sponse eder.
FCF aynı zamanda tüm dünya üzerinde İran sinemasını tanıtmak ve pazarlamaktan da sorumludur. İran filmlerini festivallerde tanıtmak, bu filmleri değişik ülkelerde oynatmak, film pazarlarına katılmak ve İran filmlerinin dünya üzerinde satışlarını yapmak uluslar arası etkinlikleri arasındadır. FCF, yabancı yapımcılarla ortak projelere de girer ve İran’da tiyatro ve video filmlerinin tek ithalatçısıdır. Yılların üretken etkinliği ile FCF, yerel film endüstrisi ile ilgili başlıca kuruluş ve yurtdışında İran sinemasının ana temsilcisi olmuştur. 86 sonrasında FCF nin de yoğunlukta olan etkisiyle film sayılarında gözüken artış yapımların niteliklerinde de mevcut bulunmaya başlamıştı. Yakın gelecekteki İran sinemasının devleşecek isimlerinden biri olan Mohsen Makhmalbaf’da İslam Devrimi Sonrası yönetmenleri arasında yerini alarak en çok tartışılan isimlerden biri oldu. Kendini “toplamaya” başlayan İran sinemasında kadın, perde de ve kamera arkasında yerini aldı.
İran sineması; yaşadığı gelişmelerle, teolojik, ideolojik, sosyo-siyasi harmanlı tematik yapısıyla dünya sinema kamuoyunun da dikkatini çekmeye başladı.
Bu yeni yapılanma sürecinin olumlu getirileri kısa zamanda kendini gösterdi: artık sinemalar ve sinemacılar daha iyi para kazanmaya başlamışlardı; sinema kâr getiren bir sektör konumundaydı. Bunu, İran bankalarının film yapımcılarına uzun vadeli borçlar vermesi de belgelemekteydi. Hükümet sinemayı desteklemek amacıyla düşük kaliteli dublaj yapımını önleme girişimlerinde bulundu. Tüm bu önlemler İran filmlerinin festivallere gidebilme olgunluğuna erişmesine destekçi oldu. Özellikle devrim sonrası yönetmenlerin filmleri övgüler kazanmaya başladı.
Hem aydınlık hem karanlık… Yazarın dediği gibi aşk gibi aydınlık, ölüm gibi karanlık… Sonu olmayan cümleler. Birikenler, biriktirilenler, gidenler, kalanlar, yeni gelenler… Akıp giden zamanlar. İhanetler, terk edişler, yeniden affetmeler… Aylarca ölü gibi yatan ırmak, yeniden güneşin doğduğu yere doğru mu akıyor ne? Zafer mi kazanıyor Güneş? Ama içinde yalnızlığın seçili olduğu gözler onlara ne olacak şimdi? Kasvetli günler bitmeyecek mi o gözlerde. Geçmiş hiç yaşanmamış mı sayılacak. Yoksa Geçmiş Büyülü Peyaz Perdenin arasından mı ışıldayacak. Size bu sayıda çilesi oldukça çok İran Sinemasını anlatmaya çalıştım. Bir dahaki sayıda Şarktan doğan başka bir sinema yolculuğunda buluşmak üzere.
Eğer yazıyı beğendiyseniz ya da ekleyecekleriniz varsa, lütfen yorumunuz yazın veya RSS aboneliği ile yeni yazılardan anında haberdar olun.

film cok guzel okuduklarım dan anladıgım kadar bır yasantıyı anlatıyorsunuz bır de fılmı ızleye bılsem guzel olacak tı