Akakiyeviç’in Paltosunu siz çalmış olabilir misiniz?

Devlet Dairelerinin Birinde… (bunun hangi daire olduğunu hiç belirtmeyelim, çünkü sivil ya da askeri bütün devlet daireleri ve buralarda çalışan görevliler, adlarını ya da görevlerinin herhangi bir biçimde anılmasına çok içerliyorlar. Bugün artık herkes kendine yönelik küçücük bir iddiayı, tüm topluma yönelik ağır bir aşağılama olarak alıyor)

 

Bu satırlar Gogol’un Deli’nin Defteri isimli eserinden. Burun, Palto, Neva Bulvarı isimli üç öyküden oluşan kitaptan. Akaki Akakiyeviç isimli “boyu kısaca, yüzü çopurca, seyrek saçları kızılca, gözleri bozukça” memur Palto isimli öykünün başkahramanı. Akaki Akakiyeviç’te nerden çıktı şimdi diye soracak olursanız bizde bir ara pek popüler olan bir atasözü ile durumu özetlemeye çalışabilirim. Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az!

Akakiyeviç çalıştığı dairede bir kalem müdürüydü. İçine kapanık, sessiz, hatta bir parça ezik bir karakteriydi Gogol’un. “Ve bu zavallı genç memur, yaşadığı şu dar ömründe, insan denen yaratıkla insanlık dışı onca şey görmekten; kültürlü, sosyete üyesi, zarif olma iddiası taşıyan ve hatta ( aman tanrım! Evet, ve hatta) dünya âlemin soylu kabul ettiği kişilerde ustaca gizlenmiş nice kabalıklar görmekten nasıl ürpermiş, elleriyle yüzünü kapayarak nasıl tir tir titremişti…”

Görevine büyük bir aşkla bağlı kalem müdürü Akakiyeviç işte böyle bir memurdu. Beni etkileyense ve bugüne dair bana birilerini hatırlatansa aslında Akakiyeviç’in bu özellikleri değil. Petersburg’lu bu memurun paltosu asıl mesele. Nasıl mı? Akakiyeviç yılda dört yüz ruble kazanan bir memurdu. Ve de amansız bir düşmana sahipti. Yok, bu düşman öyle canlı bir düşman, bildiğimiz düşmanlardan değildi. Bu düşman Petersburg’un kuzey ayazından başka bir şey değildi. Yüksek rütbeli memurları bile donduran bu rüzgârın Akakiyeviç gibi düşük rütbelileri ne yaptığını varın siz düşünün. Düşük rütbeli memurlar kendilerince bir çözüm üretmiş gerçi, tabi buna çözüm diyebilirsek. “ Yapabilecekleri tek şey, evleriyle daireleri arasındaki dört beş sokağı olabildiğince hızla koşarak aşmak, sonra da kendilerini hademe odasına atarak, yolda buz tutmuş bulunan memuriyet yetenekleri çözülüpte yerine gelene dek oldukları yerde bir güzel tepinmektir.”  Bizim Akakiyeviç’te her ne kadar bu yöntemi uygulamaya çalışsa da ne yazık ki sırtında ve omzunda oluşan sızıları engelleyemeyen düşük rütbeli memurlardandı.  Çünkü sırtında herkesin sabahlık diye dalga geçtiği çuha kumaşından yapılmış astarı bile erimiş bir paltosu vardı. Ama Akakiyeviç’in yeni bir palto alması matematiksel olarak imkânsızdı. Aldığı para ortadaydı. Çaresiz paltosuna yama yaptırmaya karar verdi. Gerçi yamamaktan yeni yama yapacak yer bile yoktu ya…

İşte bu soğuk Petersburg günlerinde Gogol biz sevgili okuyucularını usta terzi Petroviç ile tanıştırıyor. Bizim düşük rütbeli memur Akakiyeviç bir umut fi tarihinde üstündeki paltoyu diken terzisinin kapısını çalıyor. Ne dediyse ikna edemiyor Petroviç’i. Çünkü Petroviç’e göre bu fi tarihinde dikilmiş palto artık iflah olmaz. Akakiyeviç bir çocuk gibi yalvarsa da Petroviç paltoyu onarmaya bir türlü razı olmadı. Ona göre artık yeni bir palto diktirmenin zamanı gelmişte çoktan geçmişti. Fakat yılda dört yüz ruble alan Akakiyev için bu sözler birini kaybetme acısıyla neredeyse eş değer gibi olsa gerek. Zaten yazar Gogol’da bu durumu Akakiyev’in nasıl karşıladığını anlatırken “ gözleri karardı, odadaki her şey dönmeye başladı” gibi bir acı haber karşısında verilebilecek tepkileri kullanmayı seçmiş.

Akakiyev için artık yapılacak bir şey yoktu. Yeni bir paltonun ederi yüz elli ruble kadardı. Dünyası başına yıkılır düşük rütbeli memurun, bir deneme daha yapar Petroviç’i eski paltoyu onarmaya ikna etmek için. Lakin boşunadır çabası. Kaçarı yok yeni palto dikilecektir. Seksen ruble bulsa Petroviç’i ikna edeceğini düşünür. Yolda, sokakta, uykusunda artık kocaman bir derdi vardır düşük rütbeli Akakiyev’in. Akşamları çay içme alışkanlığına son verir, artık hava karardığında mum da yakmaz, giysilerini daha az yıkattırır, eve geldiğinde tüm içliklerini eskimesin diye çıkarıp pamuklu sabahlık ile oturursa, hele birde akşamları yemek yememeyi öğrenirse tamamdı işte bu iş. Bir paltonun bu kadarcık da mı bedeli olmasın? Her ay en az bir kez yeni diktireceği palto üzerine konuşmak için Terzi Petroviç’e gidip gelmeler, yeni palto üstüne hayal kurmalar derken işte o çok beklediği an gelip çatmıştı. Açlığa talim etmişti etmesine ama artık Petersburg’un soğuk rüzgarına karşı büyük zafer kazanmasına ramak kalmıştı.

Tam altı ay sonunda Petroviç ile birlikte paltonun kumaşını ve yaka kürkünü seçme işinden sonra artık sabırla bekleme vakti gelmişti. “ Günlerden neydi, söyleyebilmek güç ama Akaki Akakiyeviç’in yaşamının en görkemli günü olduğu kesindi, Petroviç’in nihayet paltoyu bitirip getirdiği gün.” Bir düşünün hele altı ay bekledikten sonra kavuşulan paltonun düşük ücretli memur için keyfini. Bu mutluluğun tarifi yapılır mı bilemedim. Gogol’da zaten bu işe hiç girişmemiş. Dairede herkes Akakiyeviç’in yeni paltosunu kutlamış, iyi dileklerde bulunmuştu. Hatta bu iyi dilekler faslı o kadar abartılmış ki Akakiyeviç bir ara utanmış bile. Ve o malum teklif yeni palto mutlaka ıslatılmalı, bir kutlama yapılmalı… Masa şefi böbürünü bir kenara bırakıp, kendisinden daha düşük rütbeli memurlarla bir arada olabileceğini ispatlamak istercesine Akakiyeviç’i o akşam yapacağı doğum günü kutlamasına bile çağırmıştı.

Bizim bir palto için açlığa katlanan düşük rütbeli Akakiyeviç önce kabul etmese de sonunda akşam için ikna olmuştu. Nereden bilsin o gece başına gelecekleri. Uzun yıllardan sonra bir akşam dışarı çıkıyordu. Ve üstünde yeni paltosu. Davete katılmış ve yabancı olduğu ortamdan yeterince sıkılıp kendi küçük dünyasına doğru yol almaya başlamıştı bile Akakiyeviç. Tabi ki içinde yeni paltosunun mutluluğu. Fakat işte o gece eve dönüş yolunda mutluluğu büyük bir hüzne boğuluverdi. İki iri adam karanlıkta Akakiyeviç’i sıkıştırıp paltosunu üzerinden almıştı. Perişandı. Her vatandaşın yapabileceği gibi komisere gitti. Aldığı yanıt çok manidardı. Komiser paltodan çok Akakiyeviç’in gecenin o saatte niye sokakta olduğunu sorgulamış, Akakiyeviç’i o malum evlere ( kerhane) gitmekle suçlamıştı.

Komiserden iş çıkmayacağı kesindi. Memur arkadaşlarının önerisi ile mevkili, önemi yüksek bir kişiye derdini anlatmaya karar verdi. Bu önemli kişi yerini hazmedemeyen eskiden çokta önemli olmayan bir kişiymiş aslında. Memuriyette en yüksek rütbelerden birini alınca aklı başından çoktan gitmişti. Akakiyeviç’i uzun süre beklettikten sonra nihayet huzuruna buyur etmişti. Cevabı çok tanıdıktı. “ Bu makam her önüne gelenin canı istediğinde gelip başvuracağı bir makam mıdır? … Siz kiminle konuştuğunuzun farkında mısınız? Karşınızda duran kişinin kim olduğunu biliyor musunuz?”

 

Hayatında hiç duymadığı azarları işitmiş karmakarışık duygular içinde umutsuz Petersburg tipisinin altında yürüdü. Üşüdü. Eve ulaştığında hastalanmıştı bile. Ertesi günse hummaya çevirmişti hastalığı. Ev sahibesinin çağırdığı doktor “ Kiracınız için hemen çam bir tabut ısmarlayın, çünkü meşeler onun gibi birine biraz pahalı olur” dedi ve gitti. Akakiyeviç ise paltosunun hayalleri arasında sayıklıyordu. “ Suçluyum, ne deseniz haklısınız ekselansları”… Son sözümü? Tabi ki ‘palto’ olmuştu son sözü.

 

 

Kimselerin korumadığı, kimselerin değer vermediği, sıradan bir sineği bile iğne ucuna geçirip mikroskop altında incelemeyi ihmal etmeyen doğa bilimcilerin bile dönüp bakmadığı Akaki Akakiyeviç, ömrünün en sonunda da olsa, palto biçimine bürümüş kutlu bir konuk, göz kamaştırıcı bir ışık olarak yoksul yaşamını aydınlığa boğan bir mutluluğu yaşadı ve sonra çarların, hükümdarların, tüm dünyaya egemen olanların başına gelen mutsuzluk onunda başına geldi. Yıllarca kalemdeki arkadaşlarının alaylarına nasıl sessizce katlandıysa, öyle sessizce dünyasını değiştirdi.”

Öykü burada bitti sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Asıl buradan sonra başlıyordu benim için öykü. Şu son günlerde emeklilerin aldığı parayı muhteşem olarak niteleyenler, halkını makamında azarlayıp geri çevirenler için özellikle buradan sonra başlıyordu her şey.

Petersburg geceleri artık kimileri için hiç tekin değildi. Çünkü bir hortlak geceleri artık kimsenin unvanına, rütbesine bakmadan herkesin üstünden paltosunu alıyordu. Yüksek rütbeli memurlar bütün karakollarına emirler vermişti. Hortlak ölü ya da diri yakalanacaktı. Ama biri vardı ki bir hayli endişeliydi. Tahmin edeceğiniz gibi Akakiyeviç’i makamından azarlayarak kovduğu yüksek yüksek rütbeli memur. O bu hortlak efsanesi üstüne Akakiyeviç’i hatırlamış ve onu bulup derdi neyse yardım etmeye karar vermişti. Fakat çok geçti. Akakiyeviç hortlaktı artık. Akakiyeviç’in üşütüp, hummadan öldüğünü öğrenince varlığı sarsılmıştı. Bu sarsıntıdan kurtulmak için üst düzeylerin toplandığı bir davete gitmeye karar verdi. Vicdan azabını azaltmanın değişik bir yoluydu herhalde. Davette morali düzelmiş, Akakiyeviç’i unutmuştu bile. Saygıdeğer aile babası o gece Alman dostu Bayan Karolina İvanova’nın evine gitmeye karar vermişti. Kızağına kurulmuş ve sürücüsüne buyurmuştu “ Karolina İvanova”…

Önemli zat pek neşe içinde kızağında yol alırken birden birinin boynuna sarılmasıyla irkiliyordu. “ Sonunda elime geçtin, diyordu hortlak. ….Çalınan paltomun bulunması için hiçbir şey yapmadığın gibi bir de azarlamış, aşağılamıştın beni. Hadi bakalım, çabuk çıkar üzerinden paltonu.”Dairesinde aslan kesilen önemli zat büyük bir korkuyla paltosunu çıkarıp hortlağa verivermişti. Üstelik korkudan Karolina İvanova yerine kendi evindeydi. O günden sonra hortlak bir daha ortalıklarda görülmemişti. Anlaşılan önemli şahsın paltosu üstüne tam oturmuştu.

 Müjgan Tekin

Etiketler:

Eğer yazıyı beğendiyseniz ya da ekleyecekleriniz varsa, lütfen yorumunuz yazın veya RSS aboneliği ile yeni yazılardan anında haberdar olun.

Yorumlar

Henüz Yorum Yok.

Yorum Yazın

(gerekli)

(gerekli)