Seslerini Duymadılar, Duymayacaklar, Öldüler, Öleceğiz

Bilen bilir İstanbul’un tek tük kalmış sayfiye yerlerinden biridir Tuzla. Yazları kalabalıklaşan, kışları sakinleşen aslında nereye ait olduğunu tam olarak bilmeyen, iki şehir arasında kalmış bir kale kapısı. O gece balkonlarından şen kahkahaların yükseldiği, komşunun komşuya bir dilim karpuz yolladığı melez bir gün sonlanmıştı Güldeniz sitesinde.

Uykudaydı Marmara’nın çoğunluğu. Nemli sıcak yaz gecesi, bir günü devirmiş 17 Ağustos’a döndürmüştü vakti. Fakültenin ilk yılı bitmiş başımda kavak yelleri… Ben bahtiyardım ya şehirde bahtiyardı. Kızıla çalan gök, sıcaktan kaynayan deniz, denize seslenen martılar, yalnızlar, erkekler, kadınlar herkes bahtiyardı işte. Çünkü 19 yaşındaydım. Ve şairin, Louis Aragon’un Elsa’sına söylediği sırdaki gibi zaman bendim. Hayat hiç olmadığı kadar benimdi. Yanı başımda uykuya dalan sarı saçlı kız, bir ömürlük dostum olacaktı, haberim yok. Daha birçok şeyden haberim yoktu. Keşke olsaydı. Ama ben 19 yaşındaydım, fakülte tatildeydi. En büyük isteğim biran önce kampüse geri dönmekti. Ayağım pek basmıyordu yere, bulutlara pek yakın bir yere demirlemiştim ruhumu. Hayaller alemine dalıp gitmiştim.

Dışarıya bakan salonun en güzel köşesine kurulmuş duvar saatinin tik takları gitgide uzaklaşıyordu. Upuzun koridorlu evimizin salonunda derinden bir ses; radyoda bir şarkı mırıldanıyor. Sanki yüreğim benden kopup havalanacak. Saate takılıyor gözüm , gecenin üçü. İçimden yükselen mırıl mırıl uykusuzluk dizelerine ansızın bıçak saplanıyordu. Rüya mıydı? Hayır, kulağımda yankılanan kalp atışım kadar gerçekti. Ölüyorduk galiba. İnanmazdım ya kıyamet varmış işte diyordum. Aklımda evin öbür ucunda uyuyan annem ve kız kardeşim. Tek isteğim ölmeden önce son kez sarılmak onlara. Bir anda yanı başımda uyuyan şimdi can dostum olan sarı saçlı kızı görüverdim. Donup kalmış, kitlenmiş. Bir tokat atıyorum suratına, el ele tutuşuyoruz. Ancak kıyamet sandığımız gürültü ters döndürüyor salonu, sanki evin her köşesine çizikler atıyor bir hançer. Kendi çığlığımı duyamıyorum. Kulaklarımı tıkayıp ,”bitsin artık bitsin” diye bağırıyorum. Kızıla çalan gök, sıcaktan kaynayan deniz, denize seslenen martılar, yalnızlar, erkekler, kadınlar hiç kimse bahtiyar değildi artık. Bitmiyor, sanki saatler sürüyor. O anda annem ve kız kardeşim canlı iki ceseti andıran yüzleri ile sürüne sürüne bize doğru geliyor.

Ve gürültü yavaştan vahşi sesini yumuşatıyor. Dış kapımız dövülüyor. Birlikte büyüdüğüm eski dostum dehşetli bir sesle bana sesleniyor “Müjgan kapıyı açın, kapıyı açın”…Kapı bir türlü açılmıyor. Yüreğim daralıyor, bir tabutun içindeymiş gibi boğuluyorum. Annem kapıyı açmayı başarıyor. Apartmanın içinde aşağıya doğru koşanlara katılıyoruz, her yer karanlık, taş toprak.

Nihayet dışarıdayız. Çığlıklar, ağlayanlar. Çok güvendiğimiz sitemiz yamalı boğça gibi. Delik deşik. Her kafadan bir ses yükseliyor. Yaşadığımız şeyin deprem olduğunu aradan beş on dakika geçince anlıyoruz. Sesler yükseliyor. “Bizim siteye bu olduysa, tüm Tuzla yıkılmıştır”.

İlerleyen saatlerde anlıyoruz ki tüm Tuzla ayakta. Bir biz, birde yanı başımızdaki Piyade okulunun lojmanları ufalanmış.

17 Ağustos 1999 yılında gece saat üçü iki geçe yerle bir olmuş Kocaeli. Okuduğum üniversitenin fay hattı üstüne kurulan en büyük kampüsünü toprak yutmuş. 45 saniye yüzyılın en büyük felaketine sebep olmuş. Sabah keşke hiç olmasaydı, üçü bir geçe dursaydı zaman dedim, binlerce kez dedim bunu.”Sesimi duyan var mı?”  bu ses her 17 Ağustos kulaklarımda yankılanıyor. Şimdi yaşasalardı belki felaketin acısını birlikte paylaşacağım Sibel NARİN ve Murat KÖSEOĞLU isimli arkadaşlarımı anımsıyorum. Sadece bir yılı geçirdim onlarla. 17 Ağustos alıp götürdü onları bizden, niceleri gibi. Sibel’in incecik saydam mavi bakışlarında enkazları, bebeği ölmesin diye yavrusun üstüne kapanan anneleri, enkazdan cansız bedenleri çıkan binleri görüyorum. Spor salonlarına üst üste konan cesetleri görüyorum. Boğazıma düğümlenen şey sanırım utanç. Çünkü biliyorum onları öldüren şey rant. Ve biliyorum bugün bir 17 Ağustos daha yaşansa yine on binler ölecek, öleceğiz kaçarı yok.

Ne 11 yıl önce ne de şimdi? Değişmeyen en önemli şey “İnsan hayatının öneminin olmaması”. Eğer insan hayatının önemi olsaydı deprem vergileri kalıcı hale getirildikten sonra toplanan paranın hiç değilse yarısı insan hayatı için harcanırdı. ENKA Şirketi’nin Aliağa’da fay hattı üzerine yapmayı planladığı termik santral için aldığı rapor bakanlık tarafından onaylanmazdı. Akyazı Belediyesi’nin, Başbakanlık Afet Yönetimi Başkanlığı tarafından 17 Ağustos sonrası ilan edilen 150 metrelik faydan korunma bandını 20 metreye indirmesine izin verilmezdi. İmar ve Afet Hizmetleri ticaretleştirilmezdi.

 

Peki ya TOKİ’ye ne demeli? Güya görev tanımında TOKİ için ne yazıyor biliyor musunuz? ‘Dar gelirliler için konut inşası, sosyal donatı alanları yapımı’. Depreme karşı önlemlerde TOKİ’ye emanet. Oysa TOKİ lüks konut alanında boy gösteriyor. Kar amaçlı yatırımlara yönelen bir kuruluştan, rant için iktidarın emlak işlerine soyunan bir kuruluşa mı güveneceğiz? Üstelik denetlenemez bir kuruluşa!

 

Kısacası dünyanın birçok yerinde birilerini aşırı zenginleştirirken birilerini öldüren bu kapitalist sistem var olduğu sürece suçlu doğa olmaya devam edecek. Ve biz her 17 Ağustos’ta kaybettiklerimizin anısına yazı yazacak, sergi açacak, anma toplantıları düzenleyeceğiz. Kulaklarımızda “ Sesimi Duyan Var mı?” sesleri yankılanacak. Sibel ile Murat’ın hiç yaşlanamayacak gözlerinde bu utancı görmeye devam edeceğiz.

 

Sibel’in Murat’ın ve yitirdiğimiz on binlerin anısına…

 

 

Müjgan Tekin

 

16 Ağustos 2010

Etiketler:

Eğer yazıyı beğendiyseniz ya da ekleyecekleriniz varsa, lütfen yorumunuz yazın veya RSS aboneliği ile yeni yazılardan anında haberdar olun.

Yorumlar

Henüz Yorum Yok.

Yorum Yazın

(gerekli)

(gerekli)