Tıp Fakültesine Yanıt

Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesinin yapmış olduğu açıklama Özgür Aşan’ın yakınlarının ve arkadaşlarının sorduğu sorulara yanıt vermemektedir. Özgür Aşan’ın ölümünde ihmal olup olmadığı konusunda ki karar, savcılığın ve Kocaeli Tabipler Birliğinin gerçekleştireceği soruşturmalar sonucunda ortaya çıkacaktır. Özgür Aşan’ın tüm raporlarında tanı değil ön tanı yazmaktadır.

Özgür’ün yakınları, Özgür’ün ölümü ile ilgili ihmaller olduğu şüphesi bırakan soruları şöyle sıralıyor.?

1-) Özgür, ilk rahatsızlandığı tarihte Gölcük Devlet Hastanesi niçin durumu ciddiye almıyor. Ve kum dökme gibi basit bir vaka ile zaman kaybettiriyor?

2-) Özgür, Kocaeli Devlet Hastanesinden sonra Tıp Fakültesine yollanıyor. Ön tanı orada konuluyor. Ve durumun çok ciddi olmasına rağmen yatak yok biz sizi sonra çağıracağız gerekçesi ile bir ay sonra eve gönderiliyor. Ve iki ay Özgür evde niçin yatak bekliyor?

3-) Niçin Özgür en başta sokulması gereken hemodiyaliz ünitesindeki plazma ferez, ölüm riski kapıya dayandığı zaman 17.07.2007 tarihinde uygulanmaya başlanıyor?

4-) Özgür’ün ameliyatından önce niçin, Özgürün doktoru Hüsnü Efendi ile irtibat haline geçilmiyor?

6-) Özgür’ün ameliyatı başarılı geçtiyse, Özgür’ü niçin bir hafta sonra kaybediyoruz?

7-) Beyin ameliyatı olmuş bir hasta nasıl oluyor da bir buçuk gün sonra eve yollanıyor?

8-) Özgür’ün eve yollanışı ile birlikte hiç bir tıbbi bilgisi olmayan annesine damar yoluyla uygulatılan bir ilacın verilmesi Tıbbi açıdan doğru mudur?

9-) Diyelim ki ameliyattan sonra Özgür’den umudu kestiler aileye bunu bildirmek zorunda değiller mi?

10-) Çok değerli doktorlarımızın görevi Özgür’ü bir dakika bile fazla yaşatmaksa, Özgür’ün ölümünden sonra kendilerini ziyaret ettiğimizde, Özgür hastanede kalsaydı da üç ay beş ay sonra ölecekti demek ne denli etik?

11-) Gölcük Devlet Hastanesi doktorları, Özgür’e evde ilk müdahaleyi yaptığı zaman, Fakülteyi arayıp hastanızın kalbi durdu size yollayalım mı dediklerinde, Fakülte niçin hayır cevabını veriyor?

12-) Özgür’ün ölüm raporunda niçin ölüm nedeni yazılı değil?

Kocaeli Tıp Fakültesinin bu sorulara verdiği açıklama aynen aşağıdadır.

Özgür Aşan konusunda açıklama

Özgür Aşan, ilk kez 13.01.2007 tarihinde her iki bacakta güçsüzlük ve yürüyememe yakınmaları ile İzmit Devlet Hastanesinden sevk edilmesi sonucu Tıp Fakültesi Nöroloji anabilim dalına yatırılarak tetkikleri sonucunda ‘myelit” tanısı konarak tedavisi yapılmış, hasta yaklaşık bir ay süreyle yatarak tedavi edilmiştir.
Hasta ikinci kez 13.07.2007 tarihinde daha önce bacaklarda olan güçsüzlük halinin kolları da etkilemesi ve kollarında güçsüzlük gelişmesi nedeniyle nöroloji kliniğine yatırıldı. Ancak solunum sıkıntısı nedeniyle yoğun bakım ünitesinde tedavisine devam edildi.
Ağustos ve Eylül 2007 tarihinde Fizik tedavi ünitesinde yatarak fizik tedavi ve rehabilitasyon uygulandı.
Özgür Aşan, 06.03.2008 tarihinde solunum sıkıntısı ve kol ve bacaklarda güçsüzlük yakınması ile tekrar yatırıldı. Hastaya 6 kür plazma değişimi (plazmaferez) uygulandı. 27.07.2008-12.08.2008 tarihlerinde tekrar yatışı yapılarak, intravenöz immun globulin tedavisi uygulanmıştır.
Özgür Aşanın hastalığının tanısı ilk yatışından itibaren doğru olarak konmuştur ve hastalığının nasıl bir seyir izleyeceği bilinmektedir. Özgür Aşan’ın hastalığı Devic hastalığı (nöromyelitis Optika) olarak isimlendirilen medulla spinalis (omurilik) ve/veya optik (görme) sinirini etkileyen bir hastalıktır. Hastalarda omurilik tutuluşuna bağlı (transvers myelit) kol ve bacaklarda felç hali ve göz sinir tutuluşuna bağlı bulanık görme yakınmaları ataklar halinde tekrarlamaktadır. Tekrarlayan ataklardan sonra kalıcı felç durumu ve hastaların yatalak hale gelmesi hastalığın doğal beklenen sonucudur. Hastaya ilk yatışından itibaren gereken ve kısmen etkili olduğu kanıtlanmış ilaçların tümü uygulanmıştır. Hastamızın tedavisinin hiç bir aşamasında ihmal ve gecikme bulunmamaktadır. Özgür Aşan,defalarca yatarak tedavi gören, ilaç tedavileri, fizik tedavi ve rehabilitasyonu yapılan, tedavisinden sorumlu öğretim üyeleri, asistanlar ve sağlık personeli tarafından üst düzeyde özen gösterilen bir hasta olmuştur.
Son aşamada “beyinde akut sıvı birikimi” (hidrosefalus) nedeniyle operasyon uygulanmış, başarılı geçen operasyondan sonra, bu tür hastaları için uygun olan sürede taburcu edilmiştir.. Daha önce solunum bozukluğu nedeniyle yoğun bakım ünitesinde solunum cihazına bağlanarak izlene hastanın yeni elde edilen beyin görüntülerinde solunum merkezinin de etkilendiği görülmektedir. Bu nedenle hastanın muhtemel ölüm nedeni varolan hastalığına bağlı solunum durmasıdır
Özgür Aşan’ın hastalığı tıbbi olarak tedavisi sınırlı olsa da hastanemizde uygulan bütün tedaviler sırasında hastanın sosyal güvencesinden kaynaklanan bir aksama yaşanmamıştır. Bir hastanın kaybı yakınlarında olduğu gibi bizim için de üzüntü vericidir. iki yıla yakın bir süre defalarca yatırılarak özenle tedavisi yapılan ve iyileşmesi için yoğun bir çaba harcanan hastamızın kaybından duyulan üzüntünün yanı sıra, gerçekdışı suçlamalarla karşılaşmak hekimlerinde ve fakültemizde ayrı bir üzüntü ve hayal kırıklığı yaratmıştır.

Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi bilimsel, insancıl,eşitlikçi ve hasta haklarına saygılı sağlık hizmeti anlayışı ile bölge halkına en yüksek düzeyde sağlık hizmeti sunmaya çalışmaktadır. Bu çabalarımızda başta olmak üzere bütün kesimlerin katkılarını beklerken sağlık çalışanlarının motivasyonunu olumsuz etkileyen yaklaşımlardan büyük üzüntü duymaktayız.

Durum kamuoyuna saygı ile duyurulur.
Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi

Etiketler:

Demokrasi, Özgürlük, Karmaşa

Türkiye bugünlerde bindi bir alamete gidiyor kıyamete. Bir yanda postallar öte yanda özgürlükler. Her iki taraf da birbirine karşı gün geçtikçe sertleşiyor. Telefon dinlemeler, Türk Silahlı Kuvvetlerine ait ‘çok gizli’ ibareli dosyalar, kapatma davaları… Medya, ardı ardına son dakika haberleri giriyor. Bu hıza yetişmek neredeyse imkânsız. mi geliyor? mi bitiyor? Yoksa ile kol kola girmiş birlikte mi ilerliyor? Kafalar karışık. Dünya topyekûn bir buhrana doğru ilerlerken, Anadolu kendi sorunlarında kavruluyor. Sanki o görünmez güç, birden düğmeye basmış gibi. Yugoslavya’da, Gürcistan’da, Ukrayna’da, Kırgızistan’da, Özbekistan’da dolaşan hayalet sanki bu sıralar bizim memleketimizi mesken tutmuş gibi. Hatırlamakta ve hatırlatmakta yarar var.

Özbekistan mesela, turuncu imalatın nasıl işlediğini anlamak için iyi bir fotoğraf. 2002’de Amerika ile stratejik işbirliği anlaşması imzalıyorlar. Ekonomiden askeri konulara, insani yardımlaşmadan demokrasinin yaygınlaştırılmasına birçok konuda işbirliği yapacaklarını açılıyorlar. Velhasıl öyle de oluyor. Aradan çok değil iki yıl geçiyor. Birden batıdan ekonomistler, sivil toplumcular adeta Taşkent’i istila ediyordu. Özgürlük sloganları ile sokaklar dolup taşmaya başlıyordu. 2003’te Avrupa Kalkınma Bankası devreye giriyordu. Daha fazla özgür medya, daha fazla sivil toplum hareketi için Özbeklere bir yıl mühlet verdiklerini duyuruyorlardı. Freedom House yani ‘özgürlükler evi’ isimli kuruluş ülkelere özgürlük karneleri sunuyordu. Bütün dünyaya demokrasiyi yaymak onların göreviydi. Şöyle diyordu Freedom House sitesinde:

“Özgürlük kendi toplumlarını değiştirmek amacına odaklanmış, cesur kadın ve erkeklerin çabalarıyla yakalanabilir. Ama tarih göstermiştir ki demokratik haklar için mücadelede, bazı toplumlara dışarıdan gelecek müdahale ve destek şarttır. Toplumların değişmesine bu, büyük katkı sağlayacaktır. Freedom House bu mücadeleyi destekler, toplumların demokrasiye geçişlerine yardım eder. Ve önce özgür medyayı destekler”

Halklar kendi inisiyatifleriyle ayaklanamadıkları zaman, biz araya gireriz diyorlardı. Kimi yerde hükümetlerin ile –Gürcistan’da olduğu gibi- başa geçmesi destekleniyor, kimi yerde de Sudan’da olduğu gibi, askerin gücünün azaltılması gerekliliği öne atılıyordu. İşleyiş genel hatlarıyla aynı da olsa ülkelerin yapısına göre ufak tefek değişikliklere uğruyordu.

Geçtiğimiz günlerde sosyal demokrat bir ekonomistin, Kemal Derviş’in, memlekete gelip açıklamalar yapması ise bir başka ülke Rusya’yı anımsattı. Dünyaya uygun görülen yeni modelde sözüm ona sol görüşlü liberaller ortaya çıkıyordu. Memleket dar boğaza düşüp, halk kıvranmaya başladığı zaman, önlerine bu ilginç formül sunuluyordu. Ekonomi ile özgürlük, kapalı kapılar ardında hükümetlerle görüşülüyordu.

Çok değil bundan on yıl önce Yeltsin’in seçim kampanyası için kolları sıvayan üç Amerikalı George Gorton, Dick Dresner ve Joe Shumate Rusya için yepyeni bir ekonomi ve özgürlük anlayışını haykırıyordu. Yeltsin’in rakibi Zuganov sosyal teranesine inanmıyordu. Üç Amerikalı uzman ve medya hemen her gün şu sloganları yineliyordu:

“Zugonov’u seçmek demek, diktatör Stalin’i diriltmek demektir, Zuganov’a verilecek oylar, demokrasinin sonu, özgürlüklerin sonu olacaktır, iş sahibi olmak istiyorsanız oyunuzu Demokrat Yeltsin’e verin, Amerika’nın ve Avrupa’nın saygı duyduğu Başkan Yeltsin’i seçin”

Türkiye’de at izinin it izine karıştığı şu günlerde, bu örnekleri herkes bir kez daha hatırlamalı ve taraf olmaktan ziyade tarafların güç savaşında, kaybedilenin Anadolu toprakları olabileceğini unutmamalı.

Etiketler: , , ,

Humeyni’yi en çok Kim Sever?

Yine gündemde aynı ülke. İran!

Biz İran olur muyuz olmaz mıyız tartışmasındayız. Diğerleri ise İran vurulacak mı vurulmayacak mı ?

Özellikle ABD ı , dünya kamuoyunu İran’a karsı bir askeri operasyonun zorunlu olduğuna alıştırmaya çalışıyor.

Batı medyası İran’ın başında israil düşmanı bir fanatiğin oturduğunu sıkça manşetlerine taşıyor. İsrail ise bu haberlerin ardından böyle birinin nükleer silah sahibi olmasına asla izin verilmez diyor. Sonra liderler bir araya geliyor. Yuvarlak masaların etrafında İran konuşuluyor. Ve toplantı sonrası bir ağızdan aynı cümleler tekrarlanıyor.

Nükleer silaha sahip İran, yalnız İsrail için değil bütün bölge ülkeler için hatta dünya için büyük bir tehdittir deniliyor..

Ardından sıra şaşmıyor. İş yine basına düşüyor.

Nükleer silah edinme konusunda kararlı olan Tahran’ın mutlaka vurulması gerektiğini savunan Batı ın bir bölümü, Irak’ta durum normale dönmeden İran’a bir askeri operasyonu düzenlemenin çok zor olduğunu yazıyor.

Bilindik bir senaryo bu yılın başında yine vizyonda ki yerini alıyordu.

CNN bir pazar sabahı dünyaya İran’la ilgili bir haberi son derece ciddi görünümlü spikeri ile son dakika diye geçiyordu.

İran Devrim Muhafızlarına ait 5 tekne, Cumartesi akşamı Hürmüz Boğazı’nda Amerikan Deniz Kuvvetlerine ait 3 gemiyi taciz etti.

İddiaya göre, İran gemileri telsiz aracılığıyla ABD gemilerine, “Size yaklaşıyorum. Birkaç dakika içerisinde havaya uçacaksınız” mesajını göndermişti.

Açıklamanın ardından sahneye çıkma sırası Pentogon’undu. Pentagon sözcüsü Bryan Whitman ocak 2008 de “İran ölçüsüz, pervasız, potansiyel olarak düşmanca davranıyor” diyordu.

Ardından diğer başrol oyuncusu Şimon Peres Bush’u İsrail’de ağırlıyordu.

İsrail Cumhurbaşkanı, sevgili dostu Bush’u şu sözlerle karşılıyordu.”Kendi özgürlüğünü kazandıktan sonra, başkalarına özgürlük kazandırmaktan vazgeçmeyen bir büyük ülkenin lideri büyük dost George w. Bush İsrail topraklarına hoş geldin”

İsrail cumhurbaşkanı Amerika’nın liderine böyle iltifat ediyordu. George w. Bush ise havaalanında kendisi için kurulan kürsüden bu iltifatlara yanıt veriyordu.
“Burada, Kutsal Topraklar’da barış ve özgürlük için yeni fırsatlar görüyoruz.”!!!!!!

Sıra senaryoya konu olan Tahran’ı konuşmaya gelmişti. İlginç bir tesadüftü bu. Hürmüz Boğazın’da ki restleşme tamda George w. Bush’un Ortadoğu ziyareti öncesinde gerçekleşmişti. Mecburi olarak İsrail seyahatinde tahran konuşuluyordu. İsrail, Amerikan liderine İran dosyasını sunuyordu.

Yapılan toplantılar sonucunda İsrail Dış İşleri Bakanı Olmert, “Amerikan ulusal istihbaratı, raporlarında ne yazmış olursa olsun İran’ın bir tehdit oluşturduğunu ve oluşturmaya da devam edeceğini büyük Bush’a anlattık” diyordu.

Önce nabızlar yoklanmış, İran’a müdahaleye tepkiler ölçülmüş, liderler konuşmuştu. Sıra yine batı medyasına gelmişti.

Bu defa nükleer silah edinme konusunda ısrarcı olan Tahran’ın mutlaka vurulmasını gerektiğini savunan medyanın bir bölümü Guardian, News Week, National Reviev, Wall Street’ Irak’ta durum normale dönmeden İran’a bir askeri operasyonu düzenlemenin çok zor olduğunu yazıyordu.

Medya rejimi yumuşatmanın sadece bir aracıydı. Bunun için en çok İranlı kadınlar kullanılıyordu. Batının İran hakkında yaptığı haberler medeniyetler çatışması tezlerin gereğiydi. Ortadoğu’da şeytanlar çoğalmalıydı.

Batı İsrail ile birlikte bir ağız Tahran’ın aşırılık yanlısı gruplara finansal yardımda bulunduğunu, Lübnan’daki barışın altını oyduğunu, Taliban’a silah verdiğini, komşularını kullandığı dille korkutmaya çalıştığını ve nükleer programı konusunda şeffaf olmadığını söylemeye devam ediyor.

Gelelim bize. Bizde ise son günlerde Humeyni’yi seviyorum diyen bir kız konuşuluyor. İran’ın rejimi üstün körü saatlerce tartışılıyor. Fakat nedense İran’a o rejimi getirenin kim olduğu konuşulmuyor. Hatta nedense keşke İngilizlerin sömürgesi olsaydık lafı da esgeçiliyor. Kim bilir belki de özelleştirmelerle, meclisten geçiveren petrol yasası ile hiçbir şey üretmeden sürekli satın alır hale gelmekle çoktan gizliden gizliye sömürülüyor Anadolu. Her neyse o ayrı ve çok daha acı bir konu. Gelelim yine İran’a.

ABD uluslar arası politikasını yaratırken bugün İran İslam Cumhuriyeti’ni tehlike olarak görüyor. Oysa aynı batı yarım asır önce İran’da bir İslam Cumhuriyeti kurulmasına ses çıkarmıyor aksine destekliyordu.

1950’de İran halkı batıyı şaşkına çevirmişti. Musaddık komünistlerden, toprak soylularına kadar halkın büyük bir çoğunluğunun desteğiyle başbakan seçilmiş ve İran’da yabancı ülke ayrıcalıklarına son vermişti. İran’ın tüm petrollerinin üzerinde oturan İngiliz Petrol şirketi feshedilmişti.

Musaddık sadece 3 yıl iktidarda kalabildi, Amerika, İngiltere ve işbirlikçileri bir darbeyle Musaddık’ı devirip ,Şah’a iktidar koltuğunu hediye edeceklerdi.

ABD, 1957 yılında İran ile nükleer enerjinin sivil amaçlı kullanımını sağlayacak bir işbirliği anlaşması imzaladı. 1967 yılında ise ABD, İran’a ilk nükleer reaktörü teslim etti.

Bu arada İran’ın nükleer bilim adamları ABD’de yetiştiriliyordu. Nixon’ın 1972’de Tahran ziyareti ile ABD’nin İran’a desteği doruğa çıktı. Amaç; bölgede hızla gelişen Sovyet etkinliğini durdrumak ,İran’ı liberal ekonomiye bağlamaktı.

İran Amerika’nın desteği ile ağır sanayide hızla gelişiyordu. Buna karşın işçilerin ve orta kesimin hayat ve çalışma koşulları ağırlaşıyor, halk perişan bir halde yaşıyordu. Halk açlık sınırının altında hayatta kalma mücadelesi veriyordu.Ülkenin dört bir yanında işçiler ve öğrenciler ayaklanıyor, milyonları bulan gösteriler düzenleniyordu…

İran da olup bitenler batıda endişe uyandırıyordu.

Halk silahlanmaya başlamıştı. Ordu dağılmıştı. Amerika Şah’ı gözden çıkarıvermişti.
Amerika Dışişleri Bakanı Vanc 1978’de “Yeni rejim ister monarşi, ister İslâm cumhuriyeti olsun, bizim için ikisi de bir” diyordu.

Ne hikmetse bugün bir genç kadının çok sevdiğini söylediği kişi, sürgünde olan Humeyni birden İran’a geri dönmüştü.

ABD komünizme karşı yeni bir kart kullanıyordu. Ülkedeki büyük siyasi boşluk, ordunun da desteğiyle Humeyni’nin kontrolüne geçti. Ama İran halkının ekonomik yaşamında pek değişen bir şey yoktu.

İran İslami cumhuriyeti yasaklı Humeyni’nin ülkeye dönmesinin hemen ardından,1979 da, kurulmuştu.

ABD Cumhurbaşkanı “CARTER” bir konuşmasında İran’da olup biteni şöyle dile getiriyordu: “İran’da öyle bir iş yaptık ki İran’lılar on sene sonra anlayacaklar”

İran yavaş yavaş batı için demokrasiden uzak baskıcı görüntülerle dünya medyasında yerini almaya başlamıştı.

İslam demokrasiden uzaktı. İran yıllarca filmlerde, gazete haberlerinde idamlarıyla kadınlara verdiği kırbaç cezalarıyla, kötü giyimli insanlarıyla dünyaya aktarıldı. Müdahale edebilmek için önce İslami rejim desteklendi. Sonrası ortada.

İran’daki islami rejim bugün 29 yaşında. Uzaktan İslam Cumhuriyeti sanki kendisinin zirvesine ulaşmış gibi gözüküyor. Fakat sokağa indiğinizde İran’ın İslami ekonomi diye tanımladığı liberal ekonominin kırılganlıklarıyla burun buruna.

Varoşlarda yaşayan kent yoksulu iranda da çaresizlik içinde kıvranıyor. 70 milyon nüfuslu İran’da yoksulluk sınırının altında yaşayanların oranı nüfusun %40′ına varıyor…

1979’dan beri uygulanan politikalar İran halkının arasında ki ekonomik ve kültürel uçurumu gün geçtikçe derinleştiriyor.

1990’ların başına, kadınların ve öğrencilerin başını çektiği reformist hareket Muhammed Hatami’yi iktidara taşıdı.Bu defa yöntem modern İslami rejimdi. Yabancı sermayeyi teşvik eden yeni liberal politikalar hızla benimsenecekti.

Hatami’den önce ki Cumhurbaşkanı Rafsanjani İran’ın devlet kontrolündeki sanayisini özelleştirme programı başlatmıştı. Hatami bu program uygulamaya devam ediyordu… Özel bankaların kurulmasına izin verdi ve devlet şirketlerinin satılmasını kolaylaştırmak için İran borsasını yeniden çalıştırmaya başladı. Dini lider Ayatullah Ali Hamaney özelleştirme politikalarında Hatemiyi destekledi. Ancak Rafsanjani ve Hatemi’nin ekonomik programı eşitsizliği, yoksulluğu işsizliği hızla arttırdı…

İran, dünya politikasında başrolde bir sembol… Kara çarşaf içindeki kadın ve Humeyni… Batı hala İran’ı böyle görmek ister. Hatta öyle boyutta ki bu istek İran’ın ne denli Amerikanlaştığını bile kulak arkası ediliyor.

İran sadece zengin petrol ve doğal gaz yataklarına sahip olması bakımından değil, petrol ve doğalgaz boru hatlarının olası geçiş bölgesi üzerinde olması bakımından da stratejik bir ülke. Kazakistan, Azerbaycan ve Türkmenistan petrollerinin Batı’ya taşınması bakımından en kârlı İran… Basra Körfezinin büyük bir bölümü İran’ın kıyısı…

İran bu stratejik öneminin bedelini ödemeliydi.

Yüzyıllardır aynı sanatçıları aynı fikir adamlarını düşünürleri paylaştığımız bir komşu. Yönetim biçimlerinin farklılığı komşuluğumuzun önünde engel oluvermişti. Ama biz İran’ı konuşurken olup bitenlerin ardındakileri görmemeyi seçtik. Oysa İran batının Ortadoğu’da kendine şeytanlar arama stratejisi ile bu hale gelmişti. Unuttuğumuz en önemli şey İran’ın bir zamanlar medeniyetlerin beşiği olduğu. Ve Musaddık’tan sonra İran’ın nasıl İslam Cumhuriyetine dönüştüğü…

Humeyni’yi sizce en çok kim sever?

Etiketler: ,

Küba Büyükelçisinden Mektup…

Ankara, 1 Nisan 2008

Sayın Ertuğrul Özkök

Genel Yayın Yönetmeni

Hürriyet Gazetesi

İSTANBUL

Sayın Bayım,

Genel Yayın Yönetmenliğini yapmakta olduğunuz gazetenizin bugünkü sayısında, Hadi Uluengin’in imzasıyla, ülkem hakkında kaleme aldığı makaleye dair düşüncelerimi belirtmek isterim.

Mektubumu yazmadan önce, bu makaleye cevap vermenin haysiyetli bir davranış olup olmayacağına, ayrıca Küba ve Türk halkları, hükümetlerimiz ve yetkililerimiz arasındaki dostluk ilişkilerini geliştirmeye adadığımız görevimize verdiğimiz ilgiden kendimizi uzaklaştırmaya deyip değmeyeceğine dair düşündüm. Geçen hafta ülkelerimiz arasında Karma Ekonomik Komisyon Toplantısının sekizincisini gerçekleştirmiş bulunmaktayız ve akabinde yapılan değerlendirme de­; çok olumlu sonuçlara ulaşıldığını ve birçok farklı alandaki işbirliklerinin artışı, karşılıklı saygının ve bağımsız gelişimin karakterize ettiği temaslarımızda bir ilerme olduğunu göstermiştir.

Biz Kübalılar, Türk halkının, her gün gösterdiği, halkımıza ve yöneticilerimize saygı ve dostluk duygularından ötürü çok büyük gurur duymaktayız. Bu kardeş ülkede, şayet Küba’ya dair ne gibi duyguların beslendiği hakkında bir anket yapılsa, eminim ki; diğer güçlü devletlere dair dile getirdiği görüşlerin tam aksine, halkın %90′nından fazlası dostluk ve hayranlık duygularını belirtecektir. Bu sebeble de; kendi kendimize soruyoruz: “Sayın Uluengin’in Küba ve Fidel Castro, Ernesto Che Guevara gibi şahsiyetleri hakkında böyle karalayıcı bir yazı yazmasının amacı nedir? Acaba Türk halkının, ülkemiz hakkındaki görüşlerini değiştirmeye çalışan birileri mi kendisi teşvik etmiştir?”

Miami ve Amerika Birleşik Devletleri ında sık sık buna benzer bazı makaleler okumaktayım, ama Türkiye’de bir gazetecinin böyle bir yazı yazması çok şaşırtıcıdır. Orada, bu tarz saldırıların yayınlanması çok doğaldır, çünkü Washington, Küba’nın bağımsızlığıyla çok büyük bir kayba uğramıştır ve neredeyse elli yıldır, Adada sahip oldukları iktidarlarını yeniden ele geçirmek için çabalamaktadır. Sayın Uluengin için tarihin en güçlü imparatorluğunun bir kaç kilometre ötesinde ulusal şerefini savunması ve bağımsız bir ülke olması bir kahramanlık değil midir? Hakarete vararak diktatörlük olarak adlandırdığınız, bir hükümetin, neredeyse yarım yüzyıldır, halkının iradesine ve ülkeyi devirmek üzere elinden geleni yapan komşusu İmparatorluğa karşı gelerek, iktidarı elinde tutabilmesinin mümkün olabileceğini inandırmaya mı çalışmaktasınız?

Son yıllarda, yılda ortalama beş ila altı bin Türk turist Küba’ya seyahat etmektedir ve hemen hemen hepsi de orada karşılaştıkları dostane yaklaşımdan, bağımsızlığını savunan bir bütün olmuş halkı ve Devrimi anlatan sosyal başarılarını tanımaktan dolayı çok memnun bir şekilde dönmektedir. Küba’da lüksün olmadığı, çok fazla arabanın ne de ışıklı reklamların olmadığı bir gerçektir. Ama buna karşın okula gidemeyen veya çalışmak zorunda kalan çocuklar, üniversiteye gidemeyen gençler, toprağı olmayan çiftçiler, iş bulumayanlar, doktora gidemeyen hastalar, kaderine terk edilmiş yaşlılar da yoktur. Yolsuz siyasiler de mevcut değildir, ne ırk ne de cinsiyet ayrımı vardır. Bu da; sadece imtiyazlı küçük bir grubun iyi yaşayabildiği ve halkın büyük bir çoğunluğunun her şeyden mahrum bırakıldığı, 1959′dan önce mevcut olan panoramadan çok farklıdır.

Mütevazi koşullarda yaşıyoruz, ama küçük bir ülke olarak, bizlere 90 milyar dolarlık bir kayba sebebiyet veren yaklaşık 50 yıldır sürdürülen ekonomik bir ablukaya karşı direnmekten ötürü kendimizle gurur duyuyoruz. Askeri işgallere, kirli savaşlara ve her türlü terörist saldırıya karşı başarıyla direndik ve boyun eğmedik, hala başımızı dik tutabiliyoruz.

Küba, bir sosyal gelişim örneğidir. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP), 2007 yılında ülkemizi, “yüksek insani gelişme endeksi” sıralamasında 51. sırada yer vermiştir. (Türkiye ise; 84. sırada yer almakta ve “orta gelişim” ülkeleri olarak sınıflandırılmaktadır). Dünya Sağlık Örgütünün verilerine göre; Küba’da canlı doğumlarda bebek ölüm oranı bin de 5,3′dür (Devrimden önce ise; bu oran 40 idi). Bu oran A.B.D’nin çocuk ölüm oranından bile daha düşüktür, kıta genelinde sadece Kanada elde ettiğimizin oranın daha altında bir orana ulaşmıştır. Yaşam beklentisi, 78 yaşa uzamış durumdadır, ayrıca dünyanın en yüksek kişi başına düşen doktor sayısına sahibiz. Sporda büyük bir potansiyeli oluşturmaktayız (Olimpiyatlarda ilk on ülke arasında yer almaktayız), çok önemli kültürel bir gelişime sahip olmanın yanı sıra yüksek bilimsel bir gelişime de ulaşmış bulunmaktayız.

Küba, ekonomik bir güç olmamasına rağmen, insani dayanışma politikası gereğince, özellikle fakir ve muhtaç ülkelere örnek bir işbirliği geliştirmektedir. 30 bine yakın doktorumuz diğer ülke halkları için hizmet etmekte, binlerce hasta hastanelerimizde tedavi edilmekte, on binlerce burslu yabancı öğrenci üniversitelerimizde öğrenim görmektedir. Kübalı öğretmenlerimiz ve okuma-yazma metodumuz sayesinde, Üçüncü Dünya ülkelerinde milyonlarca kişi okur – yazar edilmiştir.

Sosyalist ve Devrimci Küba’nın politikası, egoizme değil dayanışma temeline dayanmaktadır, her ne kadar bazıları bunun bir ütopya olduğunu düşünse de; daha iyi, daha insancıl bir dünyanın mümkün olduğuna inanmaktayız.

Yukarıda bahsettiğim bu konular mı Bay Uluengin’i rahatsız etmekte?

Bu gazeteciyi, sadece, Türkiye’de daha önce hiç yayınlanmayan, Küba ve yöneticileri hakkında en karalayıcı ve en çirkin makaleyi yazma “başarısıyla” tanımaktayım. Ne tesadüftür ki; A.B.D Hükümetinin de bu tarz makalelerin yayınlanması için milyonlarca dolarlık bütçe ayırdığı bilinmektedir.

Fidel Castro ve Ernesto Che Guevara’ya hakaretleriyle ilgi olarak da; ne yazık ki, bazı insanların, bu kişilerin sakallarının kılı kadar değeri bile olmadığı söylemekle yetineceğim.

Sayın Genel Yayın Yönetmeni, ülkeme ve yöneticilerine yapılan hakaretleri göz önüne alarak, bu mektubumun gazetenizde yayınlanmasını rica ediyorum.

Saygılarımla,

Ernesto Gomez Abascal Küba Cumhuriyeti Büyükelçisi Yukarıda okumuş olduğunuz Sayın Büyükelçi’nin mektubu yıllarca insanlarımıza Sosyalizm korkusunu aşılayıp , ardından liberal ekonomi politikarıyla sosyal demokrat geçinenlere cevap olsun. Bu mektup bana Sınırlar Aarsında’nın Küba bölümünden bir kesit hatırlattı. Programın yapımcısı ve yönetmeni Banu Avar bir kadına sokak röportajında soruyor. “Fidel ölürse ne olur?” Küba’lı kadın coşkuyla gözleri dolu dolu” BEN FİDELİM” diyor.

Etiketler: